Buğza Övgü…

MURAT TÜRKER                                                              03.11.2009

Mehmet Şevket Eygi’nin Millî Gazete’deki bir yazısında rastlamıştım; Üstad Necip Fazıl ile aralarında geçen bir muhâvereyi anlatıyordu.

Eygi’nin kaleminden birlikte okuyalım:

“Birgün rahmetli Üstad Necip Fazıl’la görüşüyorduk, yanımızda başka kimse yoktu. Heyecanlı ve duygulu idi, bana şöyle dedi: ‘Şevket, benim Rabbimin huzuruna götürecek bir şeyim yok. Sadece şunu götüreceğim: Ya Rabbi! Senin ve Resulü’nün düşmanlarını sevmedim, onlara buğz ettim…’ Bunları söylerken sesi titremiş, gözleri buğulanmıştı…”

Eygi’nin kayda geçirdiği bu satırları okurken “Üstad, kendisine yakışanı yapmış” diye düşündüm.

Geride kalanlara çarpıcı bir mesaj bırakmış…

Allah için buğz etmenin hayâtî önemine vurgu yapmış…

Belki yaşadığı dönemden bugünlerin ufkuna şöyle bir nazar etmiş…

Herkesi sevmekten dem vuran mü’minleri görmüş…

Muhabbet halkasının Allah ve Peygamber düşmanlarını da içine alacak ölçüde genişletildiği meş’um bir sürecin sancılarını hissetmiş…

İtirazsızlığın ne büyük bir yıkım olduğunun farkına varmış…

Küfrü mâzur görmenin…

İslâm’ı dinlerden bir din gibi görüp hakikati izâfîleştirmenin…

Ölçüsüz sevgi mesajlarının…

Ayarsız hoşgörü çıkışlarının…

Ümmetin önüne çıkaracağı bilançonun hesabını yapmış.

Ben diyorum ki, bu hesabı biz de yapmalıyız.

Her ne türden hizmetin altına imzamızı atarsak atalım, ümmetin itiraz melekelerini aşındırmanın büyük bir vebal getireceğinin farkına varalım.

Kırmızı çizgileri buharlaştırılmış bir hizmet üslûbunun kısa vâdedeki getirilerine aldanarak, bünyede meydana getirdiği kalıcı tahribatları ıskalamayalım.

Tamam, düşman paranoyasıyla soluk alıp vermeyelim ama karşımızda İslâm’ın çağları aşan mesajının en küçük tezâhürüne bile tahammülü olmayan bir kâfir güruhun olduğunu da unutmayalım.

Dümenine geçtikleri günden beri bu ihtiyar gezegene kan ve gözyaşından başka bir şey armağan etmeyen bu tek dünyalı tasavvurun yegâne korkulu rüyâsının İslâm’ın adâlet ve hakkaniyet merkezli çağrısı olduğunu aklımızdan çıkarmayalım.

“Ekonomik çıkarları üzerine kurguladıkları yeni dünya düzenini mâsumların ölü bedenleriyle besleyen bu zâlimlere de buğz etmeyeceksek kime buğzedeceğiz?” sorusundan sarf-ı nazar etmeyelim.

Evet, soralım kendimize!

Buğzumuz bu durumda bile işgüzar sevgi retoriklerine kurban edilecekse, söyleyin Allah aşkına biz kime ve neye buğz edeceğiz?

“Adâvet edeceksen kalbindeki adâvet hissine adâvet et!” haklı düsturunu haksız zihniyetimize âlet etmekten de vazgeçelim…

Bediüzzaman bu kâideyi Uhuvvet Risâlesi’nde zikretmişti ve mü’minin mü’mine bakışıyla ilgili çok çarpıcı bir ilkeye işaret ediyordu…

Mâbeynimizde geçerli bir hususiyeti elin gâvurlarına da teşmil edeceğimizi nereden bilebilirdi!?

Hem biz, Rabbimizin “Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir kavmin, babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa Allah’a ve elçisine düşman olanlarla dostluk ettiğini görmezsin, Allah onların kalplerine iman yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir.” ( el-Mücâdele; 22) dediğini işitmemiş miydik?

İşitmişsek “Ey iman edenler! Düşmanlarımı ve düşmanlarınızı dost edinmeyin. Siz onlara sevgi yolluyorsunuz. Oysa onlar size geleni inkâr ettiler.” (el-Mümtehine; 1) kutlu beyânına nasıl bu kadar yabancılaşabiliyorduk?

Evet, geldiğimiz noktada, müslümanların daha çok seslerini duyurmaya başladıkları ve bu ‘uyumlu’ duruşun zâhiren sonuç alıcı olduğu söylenebilir.

Ama madalyonun öbür yüzüne de bakmak zorundayız.

İtiraz vurgusu azalıp uyum söylemi terviç edileli beri İslâm coğrafyasının her bir burcunda açılan gedikleri görmüyor musunuz?

Dönüşüm ve çözülüş öylesine derinden ilerliyor ki, terminoloji ile başlayan farklılaşma el’an hayatın hemen her ünitesine sirâyet etmiş durumda…

Artık cihâdı değil, herkesi kendi konumunda kabulü konuşuyoruz…

Ayrışmadan değil, uzlaşmadan bahisler açıyoruz…

Modern paradigmaya esir olmuş zihinlerimiz, bize dayatılan doğruları değil ahkâm âyetlerinin bugüne de hitâb edip etmediğini sorgulamakla meşgul…

Bu buğzdan yoksunluğun cephe çözücü etkilerini daha yeni yeni hissetmeye başladık; korkarım bizden sonraki nesiller esnete zorlaya tanınmaz hâle getirdiğimiz değerlerin yakıcı etkilerini çok daha yoğun hissedecekler.

Müslümanların küfre ve küfrün taşıyıcılığını yapan unsurlara bu denli açık hâle gelişi nasıl oldu acaba?

Sakın bu dirençsizliğin arka plânında, buğz etme melekesini işlevsiz kılan bir zihnî savrulma yatıyor olmasın!

Öyle ya; şimdilerde çevremiz genişledi ama keyfiyette daralmalar yaşıyoruz…

Nüfuzumuz arttı; ferâsetimiz azaldı…

Düşmanı memnun, dostu tedirgin eden bir oportünizme demir attık…

Artık daha çok imkâna ama daha az imana sahibiz…

Küfre ve şirke nazar-ı müsâmaha ile baktık; mevzi kaybeden biz olduk…

Bizi herkes kabullensin istedik; dostu küstürdük…

Her ortama uyum sağlayan, itirazı olmayan, olduğundan ve inandığından farklı görünen tipolojiler zuhur etti…

Silkelenme zamanıdır artık…

Muhabbet kadar buğzun da yerli yerinde kullanıldığı bir muvâzeneli duruşu kuşanma zamanıdır…

Sınırlarımızı, olmazsa olmazlarımızı vurgulama zamanıdır…

Şu nebevî ihtara kulak verme zamanıdır:

“Her kim (bir rivayette, hangi müslüman) müşriklerin arasında oturursa ben ondan berîyim. Dediler ki, ‘O da niçin, ya Resulullah?’ Buyurdular ki, ‘Müslümanla müşriğin ateşleri birbirini görmez’”(Ebu Davud, cihad 9; Tirniizi, siyer 42; Taberanî, kebir, N/343 H. 2264; Nesâi, kasâme 45).