‘Bu Yok’ Deme, ‘Ben Yapamıyorum’ De!

BURAK ERTÜRK                                                              01.12.2011

İç dünyama uzanıp şöyle bir, hafiften yoklayınca kendimi, olması gereken yerden uzağa düşmüş, titizlenmesi gereken hakikatlere karşı lâkaytlaşmış bir profille yüzleşiyorum.

Söylem ve eylem arasında cârî o çok bildik mesafeler, benim ruh dünyama da yabancı değil…

Ne pahasına olursa olsun terk etmemek zorunda olduğum siperi korunaksız bıraktığım endişesinden vâreste olamıyorum.

Nöbette uyuyan askerin tutulduğu rehâvetten farkı yok, hakikat karşısında takındığım ciddiyetten uzak tavrın…

En önemlisi, duruşuma her daim bir ‘hesaplılık’ hâli yön veriyor.

Hakikatin karşısına ‘pazarlıksız’ çıkmayı başaramıyorum.

Vehn illetine paçayı kaptırdığım için midir nedir, beni dünyevî önceliklerimden taviz vermeye zorlamayacak bir ‘dine hizmet’ modeli arayıp duruyorum.

Allah’ın dinine omuz vermeye teorik olarak evet diyen benliğim, iş pratiğe döküldüğünde, beden ve zihin konforuma halel gelmemesini bir şart olarak öne sürmeye başlıyor.

Bu yüzden olsa gerek, bâtılla yaka paça olmayı değil, uzlaşmayı yeğliyorum.

Bizden öncekilerin, öteleri kazanma uğruna burada bin bir sıkıntıyı göğüslediklerini bal gibi bildiğim halde, dünya ile ukbâyı atbaşı götürme sevdasına kapılıyorum.

‘Âhiretimi mâmur edeyim ama dünyadan da kâm alayım’ arzusuna gönül eğdiriyorum.

Bedel ödemenin bırakınız kendisini, düşüncesi bile beni tedirgin ediyor.

Dine hizmet yolunda, dünyevî rahatıma ilişen bir imtihana mâruz kaldığımı her tahayyül edişimde, yollarda takılıp kalan mütereddit bir kişilikle yüzleşiyorum.

Güç dengelerini gözetiyor olmayı, hakikati ketmetmenin bahanesi kılıyorum.

Makamımı, mesleğimi, pozisyonumu, nüfuzumu, itibarımı, hakikate bağlılığın önüne geçirdiğimi ya hiç fark edemiyorum ya da fark ediyor gibi olduğumda, bunları kaybettiğimde dine hizmet edemeyeceğim vehmine tutunuyorum.

Ve bu ikircikli karakter yapısıyla hayalen Cezîretü’l Arab’a uzanıyor ve o Zât’ı (aleyhissalâtuvesselâm) vazife başında tahayyül ediyorum.

Sonra O’nun (aleyhissalâtuvesselâm) tavzif buyurduğu münâdînin Medine sokaklarında dolaşıp mü’minleri cihada çağıran sesini duyuyor gibi oluyorum…

O an orada olsam, bu kutlu davete arkama hiç bakmadan icâbet edebilir miydim acaba diye soruyorum kendime…

Dünyaya bakan yönüyle kurulu düzenimi, çoluk çocuğumu, alışkanlıklarımı bir çırpıda geride bırakıp bırakamayacağımı sorguluyorum.

Hayatıma, düğün gecesinin sabahında cihada çağrılan ve gusletme imkânı dahi bulamadan çağrıya kulak veren Hanzala b. Âmir’in hasbîliğinden bir esinti ulaşır mı sorusu yoruyor zihnimi…

Ve bu ‘kontra’ suallere cevab-ı sevab verebilmenin o kadar kolay olmadığını da biliyorum.

*

Peki, ben yalnız mıyım bu zihnî gelgitlerde…

Mutlaka ki, hayır…

Benim gibi niceleri vardır herhalde…

Öyleyse ne yapacağız?

Elbette şuurumuzu bilemeye, imandaki itminanımızı arttırmaya çalışacağız ama bundan önce yapmamız gereken, daha doğrusu yapmamamız gereken bir şey var: Herhangi bir emr-i İlâhîyi biz hayata geçiremiyoruz diye onu yok sayma talihsizliğine düçar olmayacağız.

Mesela kurulu düzenini bozma fedakârlığını gösteremeyen, dine hizmet söz konusu olduğunda dünyaya ait prangalarını çözemeyen bizler, en azından “Bu hususta emr-i İlâhî budur; ama gel gör ki ben nefsime yeniliyorum, ahesterevlik ediyorum” deme civanmertliğini göstereceğiz.

Somut konuşalım: Âhiret adına yola çıktığımızı iddia ettiğimiz halde tüm reflekslerimizle bu dünyanın adamı olduğumuzu ihsas ediyorsak, bize düşen, mesela ebediyete kadar devam edecek olan cihad ibadetinin içini boşaltmak değil, şecaat noktasındaki yetersizliğimizi mahcubiyet vesilesi sayıp bu emre itaatle serfirâz kardeşlerimize, en azından dua yolu ile destek olmaya çalışmaktır.

Kendi cesaretsizliğimiz ve hesaplılığımız gün gibi ortadayken, görmezden gelemeyeceğimiz ve kolayından yok sayamayacağımız dünyevî bağlantılarımız olduğu için ‘araziye uymayı’ bir ahlâk umdesi olarak benimsemiş bulunuyorken, bari utanma belâsına ahkâmın altını oymaktan geri durmalı değil miyiz?

Akla ilk elde gelenlerden biri cihad ibadeti olduğu için onun üzerinden konuşuyoruz, yoksa meselenin başka boyutları da var: Elbette cihad kılıçla mücadeleden ibaret değil, hayatın bütününü ihâta eden bir ibadet ama bu mevzuda her daim kurulu düzenin ağzıyla konuşup, itirazsız ve omurgasız bir müslüman tipolojisi üretenlerin, en azından işin teorisini yanlış tahkim etmekten imtina etmeleri gerekmiyor mu?

Neden bugünün modern zihinlerine sıcak gelmeyen dinî hükümler söz konusu olduğunda “Biz yapamıyoruz ama Allah, yapan kardeşlerimizin yolunu açsın” deme erdemini sahiplenmek yerine, müslümanları zora sokacak tasarruflara imza atma yolunu ihtiyar ediyoruz?

Sadece toplumdaki Kur’ân kültürü açısından bile mesele değerlendirildiğinde ne türden bir ‘projeye’ muhatap olduğumuz anlaşılabilir:

Kur’ân’ın ilk emrinin ‘Oku’ olduğunun bu kadar sık vurgulanmasına mukabil, mesela cihadı âmir yüzlerce âyetin toplumsal hafızada benzer yoğunlukta karşılık bulamıyor oluşunu neye bağlamalıyız acaba?

Kur’ân söz konusu olduğunda bilinçli olarak oluşturulduğu anlaşılan işbu ‘seçmeciliğin’ izahını nerede bulabiliriz?

Acaba ‘ilk emre’ bu ölçüde atıf yapılıyor olması, bir hassasiyetin mi, yoksa bir indirgemeciliğin işareti mi?

Hülasa soru şu: Tüm bunlar, ahkâma karşı fiilî lâkaytlığı bir yana, teorik çerçevede de dinin hükümlerinin zeminini kaydıran o mâhut ve sık rastlanılır arızalı din yorumunun ürünü mü?

Yap(a)madığı gibi yapanı da yıpratan bu nevzuhur telakki daha ne kadar iş yapacak?