Bu Satırların Yazarı…

MURAT TÜRKER                                                              28.11.2007

Öncelikle bu yazı, hissiyat-mantık dengesinde ibrenin hissiyata meylettiği bir vasatta kaleme alındı. Duygusallığın kelimelerini esir aldığına hükmedilmesi, bu satırların yazarının istemediği bir durumdur; mantıkla muvazeneli götürülemeyen hissi bir hâlet-i ruhiyenin, maksadı aşan etkiler doğurduğu tecrübeyle sabittir.

Bu satırların yazarının tefâhür vesilesi olarak gördüğü yegâne aidiyeti, İslâm’a dehâletidir. Ötede nasıl muâmele göreceği elbette meçhuldür ama sâir kardeşleri gibi en belirgin hedefi, bu diyardan ‘imanın tadını tatmış’ biri olarak göçebilmektir.

Herkesin yalnızlığı yudumladığı, insanların en yakınlarından kaçtığı o mev’ud günde, “Öyle insanlar vardır ki, mahşer günü Allah onlarla konuşmaz, yüzlerine bakmaz” hükmünde karşılığını bulan zümreye dâhil olmak, bu satırların yazarının havf damarını da fazlasıyla titretmektedir.

İmanı taşımanın ateşten kor yüklenmek demek olduğu bu modern zamanlarda ayakta kalmanın zorluğunun farkında olduğu gibi, akıbet endişesinin her dâim müslümanın öncelikli gündemi olması gerektiğinin de bilincindedir.

Hayatının bir döneminde, hâdisâtı, bir cemaatin perspektifinden değerlendiren bu satırların yazarı, bu duruşunun sadece o dönemle sınırlı olduğunu, hâlihazırda hayata herhangi bir cemaatin penceresinden bakmadığını söylemekte de bir beis görmez.

Bir cemaat aidiyetini kategorik olarak olumsuzlamadığı gibi geçmişinden utanma anlamında bir redd-i mirasa yeltendiğini gören de olmamıştır. Keza, ‘cemaatler üstü’ olduğunu iddia etmek türünden akıl tutulmalarından da berîdir.

Yine bu satırların yazarı, yaşadığı tecrübelerin ve gözleri önünde ‘kırılan’ ama ‘yen içinde’ kalması gerektiği ısrarla vurgulanan kolların varlığının, şu anki düşünsel yapısının teşekkülünde bir nebze de olsa etkin olduğu iddiasını bütünüyle reddetmez.

Fakat tefekkür dünyasındaki sorgulamalarının, sadece tanık olduğu bireysel mağduriyetlere hamledilmesini, kendisine yapılmış bir haksızlık olarak telakki eder.

Hayatının hatırlayabildiği hiçbir evresinde, ‘bağcıyı dövmek’ gibi bir niyet taşımamıştır ancak ‘bağcıyı dövmeye çalışıyorsun’ türü ithamların yedeğinde ‘üzüm yemesinin’ engellenmesine de itirazı vardır.

Ucuz popülizmlere itibar etmediği gibi, doğru olduğuna ve söylenmesi gerektiğine inandığı yaklaşımları dillendirmekten -güçlü olanla çatışma pahasına da olsa- imtina etmemeyi fikir namusunun gereği olarak algılar.

Bu satırların yazarı, akıntıya karşı kürek çekmenin zorluğunun yıldırıcılığına teslim olmamaya da gayret eder.

Üstelik kaleme aldığı yazıları –müstear isim kullanmak gibi bir alternatifin varlığına rağmen- kendi gerçek ismi ile yayımlamayı tercih edişinin de, en azından saygıyı hak ettiğini düşünmektedir. Mâruz kaldığı hakaretlerin ve kulağına gelen ağır ithamların varlığı hesaba katıldığında bu yolu ihtiyar etmiş olmasının ehemmiyetinin daha net tebârüz edeceği ortadadır. En azından geçmiş ‘tanıdıklar’ın ‘ihanet’ yakıştırması içeren değerlendirmelerine fırsat tanıdığı düşünüldüğünde, gerçek ismi kullanma yönündeki tercihin neye karşılık geldiği daha iyi anlaşılacaktır.

Bu satırların yazarı, İslâmî kriterleri aşındırdığına şâhit olduğu için uzunca bir süre önce, ‘başarı’ kavramını lügatinden çıkartmayı uygun görmüştür. Bu nedenle başarılarından dem vurup eleştiriye tahammül edemeyenleri anlamakta zorlanmaktadır.

Kendisine yöneltilen tahkir yüklü “Eleştireceğine bir şeyler yap!” türü yakınmalara verecek bir cevabı da yoktur. Tıpkı bunun gibi “Tribünlerden bağırmak kolay; sahaya in de görelim” tarzında kendisine meydan okuyanları da haklı bulmaktadır. Çünkü ‘sahaya inmeye cesaret edemediği’ tesbiti doğrudur.

Zaten meselenin nirengi noktası da burasıdır. Maçın oynandığı sahaya inilmesini müteakip meydana gelecek olumsuzlukları taşıyabilecek ruh gücünden yoksundur. Sahaya inilip inilmemesinin gerekliliğinin hiç tartışılmıyor oluşu fazlasıyla kafasını kurcalamaktadır. Şimdiye kadar sahaya inmiş olanların âdeta “Mağluptur bu yolda gâlip olan” gibi bir pozisyona demir atmış olmalarını da bir hayli ilgi çekici bulmaktadır.

Belki de sahaya inilip inilmemesinin müzakere konusu olmayışından yakınması bir yana, herkesi sahada görmek istemenin, problemli bir bakış olduğunun fark edilmeyişine esef etmektedir.

Gelelim lafı daha fazla uzatmadan bu yazının kaleme alınış gerekçesine…

Bu satırların yazarı, bu yazıyı, kendisini nazara vermek amacıyla kaleme almadı.

Sözün gücüne iman etmiş bir fert olarak bir ızdırabını beyan edecek…

Evet, bu satırların yazarı bir zamanlar bir cemaate mensuptu…

Evet, artık bu mensubiyet sona ermiştir…

Durduğu noktada bu tür mensubiyetleri de saygı duyulması gerekli tercihler olarak görmektedir…

Kimsenin tercihini tahfif etmek gibi bir niyeti de yoktur.

‘Projeci’ hareketlerin insan unsurunu kapitalistçe araçsallaştıran yönelimlerinden rahatsızdır…

Bu rahatsızlığını, genel anlamda ve isim tasrih etmeden, olayı şahıslara indirgeme basitliğine tevessül etmeden ilkesel çerçevede dillendirmeye de devam edecektir.

Başarı olgusunun câzibesi gözlerini kamaştıranlar, yazdıklarını okumamakta serbesttirler…

Güçlü oldukları için haklı da olduklarını zannedenler, onu yok saymaya devam edebilirler…

Durup dinlemektense “Söyletmeyin! Vurun!” hoyratlığına gönül kaptıranlar, hakaretlerini sürdüredursunlar…

“Kaydı! Bozuldu!” gibi nereye çeksen oraya gelebilecek kaypak ithamların sahipleri de hız kesmesinler…

Ama piyasada mütedâvil olan itirafçı tiplerle bu satırların yazarını aynı kefeye koyma densizliğinden yüz geri etsinler!

İşte buradan tüm benliğimle ilan ediyorum:

İtirafçılık pespaye bir tavır alıştır…

Hiçbir itirafçının hizmet ettiğini iddia ettiği hakikatle alâkası kalmamıştır…

İtirafçı, mahreme saygısı olmayan, has dairenin hatıralarını ortalığa döküp saçan, kinle oturup öfkeyle kalkan ve menfaatçilik bağlamında bir hesaplaşmaya soyunan bayağı bir tipolojidir.

Meselesi düşüncelerle değil şahıslarladır…

Bel altına hamle yapmayı itiyad edinmiştir…

Bu nedenle hiçbir itirafçı ilkeli olamaz…

Hiçbir itirafçı fikir namusu taşımaz…

İntikamını alma uğruna, düşman cepheyle ortak iş görmekten bile içtinab etmez…

Tutulduğu kin ve intikam nöbetine itirafçıyı sürükleyen şartlar iyi etüd edilmeden de, bu sapkın eğilimle baş etmek mümkün değildir.

Bu satırların yazarını tahkir ve tezyif etme adına onda bir itirafçı duruş vehmedenler…

Sizlere sesleniyorum:

İddialarınızı isbat etmeye hazır mısınız?

Kimin ne olduğunun ortaya net bir şekilde çıktığı o vâdedilen günde de bu ithamları seslendirecek cesaretiniz var mı?

Eleştirdiğimiz hususları vicdanınızda bir kerecik tartınız; oradan onay alıyorsanız biz sesimizi keseceğiz şüpheniz olmasın!

Yoksa şu meş’um itirafçı yaftalaması da, el çabukluğu ile devreye soktuğunuz illüzyonik bir hedef şaşırtma yöntemi mi?