Bu Mantıkla Bediüzzaman Müdafaa Edilemez!

BURAK ERTÜRK                                                              25.04.2011

Senai Demirci, Karakalem’de, {Said Nursî “Bana yazdırıldı” derken peygamberlik mi iddia eder?} başlıklı bir yazı kaleme aldı.

Muayyen bir şahsı isim vererek eleştirmenin, ‘o şahsa takmış olmak’, ‘eleştirmekten başka işi gücü olmamak’ vs. türünden ithamlara gebe olduğunu bildiğimden dolayı ve daha önce bu sütunda Sünnîlik bağlamında bir Senai Demirci eleştirisine yer verdiğimden ötürü, şu an okumakta olduğunuz yazıyı yazma konusunda tereddüt yaşadığımı itiraf etmeliyim.

Fakat bu konunun es geçilemeyecek kertede ehemmiyeti hâiz olduğunu düşündüğümden dolayı, içimde hâsıl olan tereddüdü yenmem gerektiği kanaatine vardım.

Kaldı ki, ilim ve edep dairesi dışına çıkmadıktan, bir müslümana yakışan nezâket ve nezâhet sınırlarını zorlamadıktan sonra, hatalı bulduğumuz bir yaklaşımı eleştirmek neden yanlış olsundu ki?

Üstelik bazı meselelerde, zâhir bir yanlışı tashih etmemenin, hem o yanlışın sâdır olduğu mü’min açısından, hem de o yanlışı doğru belleyen sâir müslümanlar zâviyesinden bir sorumluluk/vebal doğurması gibi önemli bir mahzur da söz konusuydu.

Bu mülâhazalarla oturdum klavyenin başına…

Bu yazıyı tam anlayabilmek için, Demirci’nin ilgili yazısını okumanız gerektiğini, en azından bunun yapılması durumunda, o yazıya yönelttiğimiz tenkidin daha iyi kavranabileceğini hatırlatarak başlayalım.

Senai Demirci, bahsi geçen yazısında, Risale-i Nur’da yer yer geçen ‘yazdırıldı’ terkibinin ve bu mânâya hamledilebilecek sâir kelimelerin, birileri tarafından amansızca eleştirilmesinin önüne geçmeyi hedeflemiş.

Maksadı güzel ve samimi olsa da, bu tarz tenkidlerin önünü almak için benimsediği düşünce kurgusunu son derece problemli bulduğumu söylemeliyim.

Demirci’nin yazısını okudu iseniz mantık örgüsünü de fehmetmişsinizdir ama okumamış olanlar için şu alıntıya yer verelim:

“‘İlahiyatçılık’ ya da ‘tıpçılık’ bir tavrın adıdır. Öyle ki, ‘ilahiyatçı’ olmak için ilahiyatçı olmak gerekmediği gibi, tıp doktoru olmayanlardan da ‘tıpçı’ olmak beklenebilir. İlahiyat ya da tıp eğitimi alan ya da veren muhterem insanları kınamak değil elbette maksadım, ancak ilahiyatçı ya da tıpçıları da etkileyebilecek bir savrulmaya dikkat çekmeye niyetliyim.

“Şöyle ki: Tıpçılar nasıl insanın selameti için insanı kadavralaştırıyorsa, ilahiyatçılar da dini biçimsel kategorilere ayırırlar. Ben de bir tıpçı olarak gayet iyi biliyorum ki, kadavra üzerinde çalışırken de, yoğun bakımda ya da acil serviste bir insanın hayatını kurtarmaya çalışırken de insanla samimi olmak zorunda değildir hekim.

“Cerrahlar insanın kendisine muhatap olmadan, muhatap olmak zorunda kalmadan, muhatap olmaya ihtiyaç duymadan, insanın gözünü, dizini, beynini opere edebilir.

“Bazen bu istenir bile. Hekimler insanın kendisiyle oyalanmadan ve tanışmadan “iş”lerini daha iyi yapabilirler.

“Aynı şekilde ilahiyatçı da bir ayetin kelimelerini hece hece inceleyebilir, kelimelerin etimolojisine derinlemesine nüfuz edebilir, bir hadisin rivayet zinciri üzerinde uzun tezler yazabilir. Ancak bu sırada ayete ve hadise muhatap olmayabilir, muhatap olmamayı bir eksiklik saymayabilir, hatta muhatap olmamayı işinin gereği sayabilir. Çünkü ilahiyatçı da tıpçı da operasyon adamıdır, eylem uzmanıdır. Tıpkı taksiciler gibidirler. Taksici kimin nereye, niye gittiğiyle ilgilenmez, ilgilenmek zorunda değildir, ilgilenmemesi gerekir. Taksici operasyonunu yapar; şehrin hangi semtinde güzel yemek yeneceği, hangi sahilde daha keyifli gezileceği müşteriyi ilgilendirir. Taksicinin müşterisine verebileceği en iyi hizmet, sokakları, caddeleri, çıkmazları, meydanları avucunun içi gibi bilmektir.

“Sözgelimi, bir hadisçi, bir hadisin nerede, kime, nasıl, hangi kanaldan, kaç versiyonla geldiğini, zayıf mı, sahih mi, mevzu mu ince ince bilir, söyler. Ancak bu sırada sözün neyi kastettiğini tatmak aklına gelmese de olur. Hadisçi hadisin tadını almadan doktora tezi bile yazabilir, yazdırabilir.”

Görüldüğü gibi Demirci, Bediüzzaman merhumda rastladığımız ‘yazdırıldı’ terkibini müdafaa etme adına son derece dolambaçlı bir yol ihtiyâr etmiş.

Cerrahların hastalarını sadece tedavi etmekle yetindiklerini, ekstradan hastaları ile şahsî diyalog kurma, sıcak bir ilişki tesis etme çabasında olmadıklarını, esasen buna gerek de olmadığı tesbitinden yola çıkarak, zorlama bir teşbihle doktor ile hasta arasındaki bu mekanik/donuk ilişkiyi, hadisle muhaddis/ilahiyatçı arasında da geçerli gibi göstermiş.

Yani muhaddis –Demirci bunun yerine bazen ‘hadisçi’ bazen de ilahiyatçı tabirini kullanıyor- hadisi sadece teknik yönden ve gayet mekanik bir laborant yordamıyla inceler, senedini tetkik eder fakat sözü tatmak, kelâmın ruhunu yakalamak gibi inceliklere hiç iltifat etmez. Yani işin kışrına takılır, özüne ve lübbüne bîgâne kalır. Tıpkı, elinin altındaki kadavrayı hissizce kesip biçen bir hekim gibi, önünde duran metni duygusuzca kritik eder, hükmünü verir ve sıradaki metne geçer.

Demirci’nin resmettiği muhaddis tablosu meâlen böyle…

Peki, Demirci niye yapıyor bunu?

İki meselede savunma mantığını tahkim edebilmek için:

Birincisi, Risale-i Nur’da yer alan zayıf hatta mevzû rivâyetleri kendince bu illetten kurtarıp Nur’un muhterem müellifini aklamak için…

İkincisi, kendi ortaya attığı “Tıpkı hadis kitaplarında uydurma olduğu söylenen rivâyetlerin anlam olarak bir karşılığı, te’vili, tekâbül sahası olduğu gibi, ‘yazdırıldı’ terkibi de bahsettiğimiz donuk lafızcılıktan sıyrılarak fehmedilebilir” tezini inandırıcı kılabilmek için…

Peki, bu tür tekellüflü te’villere gerek var mı?

“Yazdırıldı” tabirinde ifadesini bulan ve rahatlıkla ilham olgusu ile izah edilebilecek, her insanın kalbine ilkâ olunabilecek beşerî bir durumu savunma adına, zorlama yorumlarla koskoca bir usul-i hadis geleneğini tahfif edici sözler sarf etmek niye?

Hem peşinden gittiğimiz âlimi, hatasız, her yaptığında hikmet olan, bazı doğal yanlışlarını örtme adına türlü atraksiyonlara müracaat edilen bir insan olarak göstermeye ne hakkımız var?

Ayrıca bu yaklaşım tarzı, bizzat Üstad tarafından dile getirilen ve önemi izahtan vâreste olan ‘ehl-i tahkik’ olma ile nasıl te’lif edilecek?

Gazzâlî’nin o muhalled eseri İhyâ’da, zayıf hatta mevzû rivâyetlerin olması, o devâsâ şahsiyetin değerini bizim gözümüzde niye düşürmüyorsa, Bediüzzaman’ın naklettiği bazı hadislerde de benzer bir duruma rastlıyor olmamız o iman kahramanının nezdimizdeki yerine zerre miskal zarar vermez.

Bazen insanların aidiyet duyguları hakikate sadâkatlerinin önüne geçer ve tam da burada çok temel bir ârızanın fitili ateşlenmiş olur.

“Kraldan çok kralcı olmak” deyimi de, bu tür bir algı bozukluğuna delâlet etme adına kullanılır.

Bakın Demirci, bu eleştirilerimizi hak edecek neler söylemiş:

“İlahiyatçı, mesela Mevlana’nın hadis kitaplarında yer bulmayan hadisleri çokça zikretmesine, hatta tüm davasını o hadislerin anlamı üzerine inşa etmesine mesafeli bakacaktır. Hadis sahih değilse, hadisçiye göre, hadise dair yorumlar da sahih olmaktan çıkacaktır. İlle de gönül adamı olacaksa, bunu ilahiyatçı kimliğinin dışında bir alana geçerek yapmak zorundadır. Oysa Mevlana da Geylani de, Gazali de Nursi de Peygamber sözlerinin tiryakisidir. Tiryakiler sözü tadından tanır; etiketinden değil. O söz teknik olarak sahih hadis sayılmasa da, bir sözün peygamberî tavır içinde karşılık bulacağı anlamlar arar, bulur.

“Bu konuda “Sen olmasaydın, sen olmasaydın…” diye başlayan “Levlâke…” hadisi çarpıcı bir örnektir. İlahiyatçılığın sıkı disiplini bu söze hadis kaynaklarında net olarak yer verilmemesi üzerine sadece susar, “sahih” olmadığı notunu düşmekle yetinir. Fazlası disiplin dışına çıkmak demeye gelir. Sözün kendisiyle ancak laboratuvar şartlarında muhatap olmak zorundadır ilahiyatçı. Sözü yüreğine değdirmek, gönlünde bu sözün anlam alanına tekabül edecek bir hakikat aramak ilahiyatçı olarak işi değildir.”

Evet, mesele ‘yazdırıldı’ savunusundan başlıyor ve bu savunuyu temellendirme adına istimâl edilen zorlama mantık sâyesinde söz, uydurma hadis meselesine uzanıyor.

“Mevlânâ, Geylânî, Gazzâlî, Nursî peygamber sözünün tiryakisidir; tiryakiler sözü tadından tanır, etiketinden değil” tarzında kurulan cümle iyi bir retorik cümlesi olabilir ama bu zâtların ‘tadından tanıdıkları’ söze, işin ehli muhaddislerin ‘uydurmadır’ hükmünü vermelerinde ifadesini bulan tenâkuzu îzah etmekten âcizdir.

Üstelik Buhârî gibi, Müslim gibi, Dârekutnî gibi, İbn Hacer gibi zâtların kılı kırk yararcasına bir hassasiyetle bize intikal ettirdiği bu hadis ilmi mirası tüm haşmeti ile ortada duruyorken…

Evet, Bediüzzaman zayıf hadislerin bile bir çırpıda atılmaması gerektiğini, zayıf hadis denildiğinde Peygamber’e (aleyhissalâtuvesselâm) kesin olarak ait olmayan sözün anlaşılamayacağını ifade ederken, Sünnet’i devre dışı bırakmaya yeltenen modern mâkuleye esaslı bir ders verir ama meseleyi ilmî platformda değerlendirirken elma ile armutu karıştırırcasına zayıfla mevzû metinleri aynı kefeye koymak ve uydurma rivâyetleri bile zorlama yorumlarla dolaşıma sokmak, o zâta yapılacak en büyük haksızlıklardandır.

Sözler adlı eserinde, bazı hadislere zayıf veya mevzûdur diye burun kıvıranlara dönük eleştiriler vardır fakat bu eleştirilerin, genel bağlamından koparılarak okunmaması îcâb eder. Orada kınanan yaklaşım, aklımıza uymuyor diye bir metni uydurma olarak etiketlemektir. Modern akıl ve kabuller perspektifinden hadislere bakıştaki cârî bulanıklık nazara alındığında, Bediüzzaman’ın hadislere sahip çıkan bir yordam benimsemesi gayet doğaldır. Hadis meselesine modern zamanlarda tevcih edilen bu genel ve yerinde bakış başkadır; her bir hadis özelinde konuşurken, o hadisin bize sunduğu mesajın Efendimiz’den (aleyhissalâtuvesselâm) sâdır olup olmadığını idrâk edip, hadis ilmi kıstaslarınca hüküm vermek başkadır.

Aklına uymuyor diye her hadise tahfif edici bir bakış yöneltmek ifrattır; buradan hareketle yani bu tür bir modern ârızanın varlığından yola çıkarak, her nakledilen söze hadis muâmelesi yapmak da tefrittir.

Çünkü lâfzen mütevâtir olan belki de tek hadiste Allah Resulü (aleyhissalâtuvesselâm), kendisine yalan isnâd edenleri, ateşteki yerlerine hazırlanmaya davet ediyor.

Sünnet vahiy menşeli olduğundan, Efendimiz’e (aleyhissalâtuvesselâm) nisbet edilen her şey bir müslüman için ‘dindendir’ ve bağlayıcıdır. Dolayısıyla mevzu olduğunu bile bile sırf anlamı mâkuldür ve güzeldir diye bir sözü hadis olarak bellemek, üstelik bunu o metnin uydurma olduğu bilgisini saklayarak yapmayı itiyâd edinmek, nerede duracağı kestirilemeyen bir başıbozukluğa sebebiyet verir.

Tarihte, hadis uydurduğu için derdest edilen kimi nâdânların, “Ben peygamberin lehine hadis uyduruyorum; aleyhine değil!” türünden ‘akla ziyan’ savunmalar yaptıkları görmezden gelinebilir mi?

Kaldı ki, Demirci’nin bahsettiği “Levlâke…” hadisinin hiç senedi yoktur ve bu metni muhaddisler uydurma olarak nitelemişlerdir. Anlamca da problemli olan bu metinde ifadesini bulan mânâyı Allah Resulü’ne (aleyhissalâtuvesselâm) izâfe etmezsek, O’nun (aleyhissalâtuvesselâm) indimizdeki makamı ve değerinde bir azalma mı olacaktır ki, bu tür terkiplerden medet ummakta ısrar ediyoruz?

Bu tarzda, işin ehli muhaddislerin ‘senedi yoktur’ dedikleri rivâyetleri hangi değerli âlimin kitabında görürsek görelim, sonuç değişmez. Ölçümüz İslâmî ilimlerdir; işbu ölçüye olan sadâkatimizi, bir şahsa olan hürmete feda etmeye başladığımızda hakikati rencide etmeye de başlamışız demektir.

Çok değer verip sevdiğimiz bir âlimi muhakkiklik ile bağdaşmayan bir üslûpla yüceltmeye yeltenmek, safımızı hakikatten değil kişilerden yana belirlemek demektir ki, bugün yaşadığımız zihnî savruluşlarda bu tür bir kör taassubun etkisi azımsanamayacak boyuttadır.

Gerçekte var olmayan sun’î bir karşıtlığı izâle adına ve güya Bediüzzaman’ı aklama savunusunun yedeğinde, Nebevî mirasın emin temsilcileri olan muhaddisleri, meâlen ruhsuzlukla ve sözün derûnunu ıskalamakla ithâm etmek, kime ne kazandıracaktır?

“Bediüzzaman ve hadis” gibi bir üst başlık önüme geldiğinde ben, kitabında hiç zayıf ve uydurma rivâyet olmadığını söyleyerek Üstad’ı ‘aklamaya’ çalışacağıma, zayıf hadis konusundaki ihtiyatlı tutumuyla modern/nevzuhur Sünnet algısını zîr ü zeber eden ve eserleri damıtıldığında en merkezî vurgu Sünnet-i Seniyye’ye ittibâ olan bir Said Nursî’yi nazara vermeyi tercih ederim.

Bu abartılı peygamber anlayışına sahip muhtevâları, mevzû oluşuna bakmaksızın dolaşımda tutan algının en önemli yanlışı da, bu konuda hadis ilminin kriterlerine sâdık mü’minleri, zımnen veya sarâhaten, peygamber sevgisi ve bağlılığı konusunda yetersizlikle ve eksiklikle ithâm etmek…

Bunun nasıl gereksiz bir kamplaşmaya ve suçlamaya sebebiyet verdiği üzerinde yeterince düşündük mü sahiden?