Bu Mantığı Reddediyorum!

MURAT TÜRKER                                                              21.02.2009

“…Mücadele böyle olur. “Çoluk çocuk zarar görmesin, siviller zarar görmesin” hassasiyeti bir şecaat düsturudur, bir mücadele adabı ilkesidir, alt tabakaya yansıyan uzantısıyla bir yiğitlik raconudur bizde. Mesela PKK’nın yaptığı gibi çocukları, kadınları, sivil grupları kullanarak onların içinden vurup kaybolmak türünden işler bizim tarihimizde hiçbir halde ve durumda görülmemiştir.

“… Filistin’deki drama ben en çok bu açıdan kahroluyorum, çocuklar rüyalarıma giriyor. Bu mücadele yıllardır devam ediyor. Değişen hiçbir şey yok. Kızmayın, düşünce konusu olarak soruyorum, hiç silah kullanılmasaydı, durum şimdikinden daha mı kötü olurdu acaba?

“Amerika’yı yenmeden İsrail’i yenemezsin. Bu, somut bir gerçek. Niçin Birleşmiş Milletler pasif, Avrupa Birliği pasif? Amerika’dan dolayı. Gerçek muhatap Amerika. İran’da gelişmiş füzeler var, niçin kullanmıyor? Çünkü biliyor ki füzeler, İsrail’e yetse bile Amerika’ya yetmez. İsrail, Amerika’nın uçak gemisi! Ayrı bir devlet bile sayılmaz.

“O halde, çözüm güçler dengesine Amerika’yı değişime zorlayacak farklı tavır, siyaset, iç toparlanma ve basiret ağırlıkları koymaktan geçiyor. Önce iç zaaflar giderilecek, sonra iç imkânlar akıllıca kullanılacak.İsrail’i ve Amerika’yı o roketlerle tedirgin edip hizaya getirmeye çalışmak, bunu yaparken de büyük sivil kayıplarını göze alıp insanî duyarlılıkların muhtemel tepkilerine güvenmek; mantıklı, isabetli, verimli, meşru bir yol mudur? Kendi insanlarının canları kıymetli. O roketler için, binalarını zırhlamışlar, okullarını özel biçimlere sokmuşlar, her mekân köşesine bir sığınak yapmışlar, bir psikolog ordusunu seferber edip ruh sağlıklarını takviye tedbirleri almışlar.”

Yukarıdaki nisbeten uzun iktibası, Ahmet Selim’in 11 Ocak 2009’da Zaman Gazetesi’nde kaleme aldığı “Mücadele nasıl olmalı?” başlıklı yazısından yaptım.

İsrail Gazze’de bütün bir insan soyuna kan ve utanç armağan ederken kaleme alınmıştı söz konusu satırlar…

Ahmet Bey, diplomatik ve siyasî stratejiler geliştirmiş olsalar, Filistinlilerin daha etkin bir mücadele ortaya koyabileceklerini savunuyor. Orada, hiçbir uluslar arası teâmülü tanımayan, diplomasiyi tümüyle rafa kaldırarak zulme odaklanmış bir devlet olduğu gerçeğini ıskalayarak yapıyor bunu…

Esasen o süreçte bu türden ‘objektif’ ve ‘serinkanlı’ ‘analiz’lere fazlasıyla tanık olmuştuk.

Benzer yaklaşımların geniş bir yelpazeye dağıldığını görüyorduk.

Kimileri neredeyse vahşetten büyük oranda Hamas’ı sorumlu tutuyor; daha ‘insaflı’ ve ‘mûtedil’ olanları ise Hamas’ın yanlışlarını tâdâd eden yazılara soyunuyorlardı.

Kamuoyu, o meş’um saldırı esnasında, ‘necip’ matbuatımızda yer bulan ve Hamas’ı ‘terör örgütü’ olarak yaftalayan çok sayıda ‘bilimsel’ (!) tahlile de mâruz kalmıştı.

Ama ne yalan söyleyeyim; Ahmet Selim gibi hayat algısını İslâm’ın şekillendirdiğini düşündüğüm bir yazarın kaleminden, Hamas üzerinden mücadele üslûbu tenkidi yaptığı bir yazıda “Mesela PKK’nın yaptığı gibi çocukları, kadınları, sivil grupları kullanarak onların içinden vurup kaybolmak türünden işler bizim tarihimizde hiçbir halde ve durumda görülmemiştir.” türünden bir cümle okuyunca, damarlarımda kanım çekilmişti.

Mâlûm medyanın, ‘Hamas’ ve ‘terör’ kelimelerini aynı metin içinde defalarca yan yana zikretmekten hâyâ etmeyen ‘güdümlü’ yazarlarından zaten sıdkımız sıyrılmıştı ama Ahmet Selim gibi birinin, -zımnen de olsa- Hamas’ın tarz-ı hareketini bir boyutta götürüp PKK ile benzeştirdiği yer, bana göre sözün tükendiği yerdi.

Üzerinden dört-beş hafta geçmiş olduğu halde Ahmet Selim’in mezkûr değerlendirmelerini daha yeni gündeme getiriyorum; çünkü Aksiyon’un son sayısında Ahmet Turan Alkan da, Selim’i takdir eden bir makale kaleme aldı. (“Gönül çöküntüsü” Ahmet Selim Bey ve Gazze)

Alkan, Selim’i şu sözlerle tebcil ediyor: “Ahmet Selim Bey’in bu konudaki yazılarını ise samimiyetle destekliyor ve imzamı koyuyorum.”

Selim’in de, Alkan’ın da makaleleri, bu yazının hacmini zorlayacak ölçüde uzun; bu nedenle geniş geniş o yazılardan alıntı yapma şansım yok. İlgilenenler zaten bulup okuyabilirler.

Fakat Alkan’ın makalesinde de çok çarpıcı bir cümle var ki, onu buraya almak zorundayım: “Çatapat füzeleriyle sivil yerleşim yerleri arasından, kendi halkının omzu üzerinden İsrail’e füze atanlar politik hedeflerine ulaşmışlar mıdır bilemeyiz fakat nâm-ı hesabıma, mâsum çocukların ve kadınların canı üzerinden yürütülen siyaseti anlamıyor ve reddediyorum.”

İkimiz de aynı vak’aya tanıklık ediyoruz ancak aramızda muazzam bir yorum farkı teşekkül ediyor: Benim direnişlerini cihad olarak gördüğüm insanları, başka birileri, ‘politik hedefleri için halkının ölümüne göz yuman bir güruh’ olarak etiketleyebiliyor.

Ben, mücadelelerini destansı ve soylu bir var olma savaşı olarak okuyorum; bazıları ise benim ‘kahramanlarıma’, ‘mâsum kadın ve çocukların üzerinden dünyevî siyaset kotarmak’ gibi aşağılık bir tavrı yakıştırıyor.

Niyetim hamâset yapmak değil; sadece, birilerince köpürtülüp duran, “Hamas, attığı üç-beş tesirsiz füzeyle kendi halkını ateşe atıyor; İsrail’in karanlık niyetlerine bahane bulmasını kolaylaştıracak malzemeler sunuyor” şeklindeki fevkalâde ‘yüzeysel’ algıyı sorgulamaya çalışıyorum.

Ve Hamas’ı sadece yanlış tutum takınmakla değil, belli çıkar ilişkilerinin odağında olmakla itham eden bir zihnî savruluşun izlerini takip ediyorum.

Evvelâ şunu söyleyeyim: İsrail, o topraklarda tam 60 yıldır insan öldürüyor. Siyonist kâfirlerin kanlı ellerinin Filistinli kadın ve çocuklara uzanmaya başladığı yıllarda Hamas’ın değil kendisi, adı bile ortada yoktu.

İsrail’in devlet eliyle yürüttüğü bir Siyonist politikası olduğunu, bunu ne pahasına olursa olsun sonuna kadar götürmeye azmettiğini, Filistinlileri çoluk-çocuk, genç-ihtiyar demeden, hatta hayvanlarına kadar katletmeyi normal sayan bir gözü dönmüşlüğün dinî bir meşruiyet zemininde kabul gördüğünü bilmeyen kaldı mı Allah aşkına?

Hamas’ı, ‘ateşkesi uzatmamak ve üç-beş füze atmak suretiyle saldırıları tetiklemek’ ile suçlayanlar, yaşamı boyunca İsrail’i ciddi ölçüde tedirgin edecek bir mücadele üslûbu benimsemediği halde Arafat’ın Ramallah’daki karargâhında Siyonistlerce kuşatılarak ölüme mahkûm edildiğini bilmiyorlar mı?

Bu da mı Hamas’ın mârifetiydi!?

Geçen yıl güya ateşkes sürecinde plajda piknik yapan aileyi vurarak katleden, Küçük Muhammed’i babasının kolları arasında acımasızca öldüren, yıllardır Filistin halkına kan kusturan İsrail, bu âdi saldırıları yapmak için bahane aramıyordu da şimdi mi buna ihtiyaç duyuyor?

II. intifâdayı kışkırtan Şaron’un Aksâ ziyareti değil miydi?

Sabra ve Şatila’yı nereye koyacağız?

Yani şunu görmek için biraz muhâkeme yeter de artar bile: İsrail, hatta bölgedeki İslâm ülkelerinin kukla idarecileri, Hamas’ın varlığından rahatsızdır. İsrail, tarihî emellerine yönelik en tehlikeli direnç odağı olarak gördüğü Hamas’ı ademe mahkûm etmek için elinden geleni ardına koymuyor. Dünya medyası da tüm enformasyon imkânlarını kullanarak, Hamas’ı terör örgütü olarak gösteren yayınlarla Siyonist emellere hizmet ediyor.

Bunlar komplo teorisi değil; her taşın altında Yahudi parmağı arayan bir zihnin ürünü hezeyanlar hiç değil; mezkûr medya manipülasyonunun içimizde de karşılık bulduğunu yukarıda atıf yaptığımız değerlendirmeler yeterince açığa çıkarmıyor mu?

İsrail ne istiyor?

El-Fetih gibi, Abbas yönetimi gibi kendileriyle uzlaşan (!), zorluk çıkarmayan muhataplar istiyor.

Bu, hakkını arayan her çıkışı terör, boyun eğmeyen her mü’mini terörist olarak yaftalamasından belli…

Bakınız bugün Filistin’de yürütülen mücadele bir vâr olma-yok olma mücadelesidir.

Hiçbir ilkesi, hiçbir ahlâkî ve insanî kaygısı olmayan birileri orada soykırımların en alçağına imza atıyorlar.

Ve hârim-i ismetine kadar kirli ellerini uzattıkları ve kendilerini savunmaktan başka bir şey yapmayan insanları da terörist olarak gösteriyorlar.

Bu üç-beş aylık bir mesele de değildir. Bu, İlâhî bir mesajı tanınmayacak ölçüde tahrif eden kâfir bir topluluğun çarpık emellerine ulaşmak için hayata geçirdiği kadim bir projedir.

Ateşkes deyince normalde ne anlaşılırsa, Filistinliler uzun yıllardır bu kelimeden farklı şeyler anlıyorlar.

Dünya müslümanları, küresel medya manipülasyonu ile ateşkese ‘fit’ olmaya hazır hâle getirilmişlerdir ama Filistinlilerin, adına ateşkes denilen meş’um vetirede bir açık hava hapishanesinde yaşadıklarını, gıda maddelerini bile askerî koridorlardan veya tünellerden geçirerek temin edebildiklerini pek hatıra getirmezler.

Siz, ateşkesi bile böyle olan bir süreçte, Filistinlilere “Kardeşim uzlaş, savaşma, siyasetle işini çöz; direnme; direnip de halkını ateşe atma!” dediğinizde, onlara “Gidin evinizde ölün!” demiş olduğunuzun farkında mısınız?

Ya da size bir çağrı buradan: Gidiniz; ateşkesin olduğu, yani ‘Hamas’ın füze atmadığı’ bir zaman diliminde orada yaşayınız.

Belki o zaman, zilletle yaşamaktansa, izzetle ölmenin ne demek olduğunun farkına varırsınız.

NOT 1: Aslında şâhit olduğumuz zihnî çarpıklık bizim için sürpriz değil. Modern dünya, kendi değerlerinin kahir ekseriyetini zımnen veya sarâhaten bize kabul ettirmiş olduğundan, içimizde eşyâ ve hâdiseleri onlar gibi okuyanların olması gayet doğal. Bu öyle bir zihnî kayma ki, bugün birçok müslüman, cihada terör, hakkını müdafaaya zorbalık diyen dinsizlerle çoğu zaman aynı bakış zâviyesini paylaşıyor. Yazık ki payımıza, bir dezenformasyonun etkisinde kaleme alınmış ve PKK ile Hamas’ı aynı kefeye koyan tahliller (!) okumak düştü. Reelpolitiğin tiksindirici denklemleri, bizlere, kardeşlerimizin ölümlerine bile daha ‘serinkanlı’ yaklaşabilmeyi (!) öğretti. Hamas’ın veya bir başka yapının üslûbunda yanlışlar varsa eleştirelim ama karşıda hak-hukuk, uluslar arası antlaşma tanımayan bir terörist devlet varken, kıymeti kendinden menkul ‘tarafsız’ analizlere gönül eğdirmeyelim. Bîtaraf olanların bertaraf olacağı bir süreç bu.

NOT 2: Sırpların Avrupa’nın göbeğinde gerçekleştirdiği katliâmı hatırlayalım; mâsumiyet ve mazlumiyetin tavan yaptığı o aylarda, ABD ve Avrupa ülkeleri, olanları seyretmekle yetinmişlerdi. Buradan anlaşılıyor ki, Filistin’deki ölümlerden Hamas’ı sorumlu tutmak ciddi bir mesnedden yoksundur. “Hamas olmasaydı, İsrail’in saldırıları dünya kamuoyu tarafından önlenirdi” diyenler, elleri müslüman kanına bulaşmış kâfirlerin hiçbir zaman kayda değer bir tepkiyle karşılaşmadıklarını hatırlamalılar.

NOT 3: Zaman Gazetesi’nde, Ahmet Selim ve Ahmet Turan Alkan’ın yukarıda kabaca aktardığımız görüşünü benimsemeyen, o yorumları açıktan veya zımnen eleştiren ve hakikatin ifadesi olan yorumlar da çıktığını söylemeliyim. Yanlış hatırlamıyorsam, Ali Bulaç ve Ali Ünal’ın bu tarzda câlib-i dikkat değerlendirmeleri olmuştu.