Bu Hezeyanlara Sessiz mi Kalalım?

MURAT TÜRKER                                                              27.04.2010

Geçtiğimiz hafta sonu Ebubekir Sifil Hoca, bir davet üzerine, Mustafa İslâmoğlu nam zâtın ifsâd edici yaklaşımları hakkında mütâlâalarda bulunmak için İstanbul’da bir konuşma yaptı.

Kendisini davet edenler, müşârünileyh ve benzer zihniyetteki ‘figürlerin’ ciddi anlamda çevre edinmeye başladığı, janjanlı retoriklerinin aldatıcılığına çoklarının kapılıyor olduğu türünden endişelerle, bu tür bir oturumun tertibini gerekli görmüşlerdi.

Ben de duyuyordum; bir anafor gibi sâfî zihinleri idlâl edip cezbeden mezkûr faaliyetleri…

Eskiden isim tasrih ederek ilmî tenkid yapılmasına prensip olarak çok sıcak bakmazdım.

Eleştirel sahada daha çok fiil, tutum ve kanaatler üzerinden yol alınması gerektiği yönünde kuvvetli bir meylim vardı.

Ama belli isimlerin, âhir zaman müslümanının zaten modern bombardıman ile bulandırılmış zihinlerini, köksüz ama kulağa hoş gelen nevzuhur yaklaşımlarla aidiyetlerinden koparıyor olması, bu temâyülü bir kez daha gözden geçirmeme neden oldu.

Bilakis anlatılmalı, insanları bir girdap gibi içine çeken bâtıl/bid’at düşüncelerin bozukluğundan ve sahiplerinin durduğu mevziden mütehayyirler haberdar edilmeliydi.

Elbette, ilmî plânda kalınarak ve işin içine kişisel mülâhazaları katmadan…

Bel altından vurma, özel hayata ‘dadanma’ ve Allah ile kul arasında kalması gereken bireysel sürçmeleri ifşâ gibi pespâyeliklere mürâcaat etmeden…

Bu bahsi şöyle hitâma erdirelim:

Hem “Karakterim tahkire, tezyife, hakarete izin vermez” diyen hem de masonluğu, müfsidliği müseccel Cemâleddin Efgânî’yi eleştirenlere atfen “Ona (Efgânî’ye) kara çalan adamlar, onun ‘tuvalet bezi’ etmezler” diyerek, ileri sürdüğü hassasiyetlere uyma konusunda sıkıntıları olduğu anlaşılan İslâmoğlu’nu, lütfen, sadece onun tumturaklı ifadelerinden değil, işin ehli Ehl-i Sünnet âlimlerden dinleyiniz.

*

Ben bu yazıda, -daha önce de bu sütunda misafir ettiğim- İhsan Eliaçık’ın, internette okuyunca ‘nevrimi döndüren’ ‘yeni’ hezeyanlarını sizinle paylaşma niyetindeyim.

Bunları bilmek ve bu isimlere fevkalâde ihtiyatla yaklaşmak, itikâdını dikkate alan her mü’minin boynunun borcudur.

Önceki yazılarında “Mucizât-ı Ahmediye yarışına girmişler” yâvesiyle tahkir, tahfif ve tezyif ettiği selef âlimlerine ve özellikle anılan isimde bir risalesi olan Bediüzzaman Hazretlerine nasıl baktığını, daha doğrusu nasıl sataştığını görmek isteyenler, şu satırlara da bir baksınlar:

“Said Nursi esas itibariyle İTC politikalarıyla paralel hareket etmişti. Lemalarda sosyalizmin İslam’la uyumlu olduğunu söyler. Ehven-i Şerreyn fikri sonraki yıllarda orta çıktı. Said-i Nursi’nin mütevazi ve zahidâne yaşantısı sebebiyle severim. Fakat inşacı değil ihyacıdır. Yani eski İslam kültürünü, sorgulamadan olduğu gibi diriltmeden yanadır. Bunun için Risale-i Nur’da ne ararsan bulursun.”

Üstad’ın Lem’alar’da, “İslâm’ın sosyalizmle uyumlu olduğunu” söylediği falan yok. (1) Anlaşılan Eliaçık, âdeta bir saplantı hâline getirdiği ve durup durup dinin temel mesajı olarak pazarladığı mülk karşıtlığına, Üstad’ı, hayatı İslâm şeriatı dışındaki tüm beşerî akımlarla mücadele ile geçmiş devâsâ bir kâmeti de âlet etmeye yelteniyor.

Bu satırlardaki, “inşâcı değil ihyâcı / eski İslâm kültürünü sorgulamadan, olduğu gibi diriltme” türünden terkiplerin de ne mânâya geldiği, Eliaçık’ın hezeyan listesinden haberdar olan ehil insanların mâlûmudur.

“İnşâcı değil ihyâcı” terkibi, sadece Üstad’a atılmış bir iftira değil, Eliaçık’ın karalama itiyâdında olduğu selef âlimlerinin kahir ekseriyetini hedef alan bir nitelendirmedir.

Tefsir, fıkıh, hadis, kelâm gibi temel İslâmî ilimler alanında ortaya konmuş ve bize intikal etmiş muazzam ve sahih ilmî birikim de Eliaçık’ın dilinde “eski İslâm kültürü” olarak ifade bulmaktadır.

*

Mezkûr zât, Yeni Aktüel Dergisi’ne verdiği mülâkatta da, şu ufuk açıcı (!) tesbitleri sıralayabilmiştir: (Soru-cevap formatını aynıyla alıntılıyorum. M.T)

*O yer neresi?

Başlangıçta olan yer. Neydi başlangıç; doğal dünyaydı. Yani cennetti. Kur’an-ı Kerim’in sözünü ettiği cennet, her türlü eşitsizliğin ortadan kalktığı, insanların nimetlerden özgür ve eşit biçimde yararlanabildiği doğal dünyadır.

*O hâlde ahirette bir cennet yok mu?

O, müminin zihninde bir iman olarak var. Fiilen yok.

*Yani öldüğümüzde cennet veya cehenneme gitmeyecek miyiz?

Kur’an’da anlatılan bütün cennet tasvirleri, eşitlikçi ve sınıfsız toplumu ifade eder. Cennet denen yer, Kur’an’ın ütopyasıdır.

*Tamam da nerenin ütopyası?

Bu dünyadaki ütopyası tabii ki. Cennette zenci-beyaz, sınır, pasaport, zengin-fakir, bayrak, sınıf yoktur. Bu dünyayı cennete çevirirsen öteki dünyada cennete, cehenneme çevirirsen cehenneme gidersin.

*Suç ve ceza var mı?

Cennettekiler, yani korkularını fethetmiş insanlar cezaya meyletmeyeceği için suç ve dolayısıyla cezayı uygulayacak bir otorite de olmayacak. Nihai amaç budur.

*Müslüman olmayıp adalet ve eşitlik mücadelesi verenler de cenneti hak etmeyecek mi? Müslüman olmak şart mı?

Bir insan İnka’ya inanıp adalet, doğruluk ve kardeşlik için mücadele ediyorsa, Allah onun karşılığını verecektir. İlla Müslümanlar cennete girecek diye bir şey yok. Praksisi ezilenden, yoksuldan yana, eşitlik, adalet ve kardeşlik için çalışanlar cennete gidecektir. Cennete gitmenin tek yolu inanmak değil, bilfiil ameldir. Kur’an der ki, “Siz iman ettik demekle cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz?” İnandın da ne yaptın? Bir mücadelen, bir praksisin var mı?

Özellikle son soru ve cevabı dikkatlice okumanızı tavsiye ederim.

Kimden ‘din öğrendiğimizi’ belirleme adına çok önemli çünkü bu…

(1) Bediüzzaman’ın İçtimâî Reçeteler’de, sosyalizme ‘necis’, kapitalizme ‘ences’ dediği mâlûmdur. Bir derecelendirme, bir zarar sıralaması yapıldığında, kapitalizmin sosyalizmden menfî olduğu izahtan vârestedir; nitekim Bediüzzaman da bunu vurgulamaktadır.

Eliaçık’ın “İslâm ile sosyalizmin uyumlu olduğunu söylemiş” dediği durumun aslı ise şudur: Üstad, 22. Lem’a’nın İkinci İşaretinde kendisine yöneltilen bir soru/istifhama şu şekilde cevap verir:

“Tenkitkârâne bir suale cevaptır.

Ehl-i dünya tarafından deniliyor ki: “Sen neden bizden küstün? Bir defa olsun hiç müracaat etmeyip sükût ettin. Bizden şiddetli şekvâ edip ‘Bana zulmediyorsunuz’ diyorsun. Halbuki bizim bir prensibimiz var, bu asrın muktezası olarak hususî düsturlarımız var. Bunların tatbikini sen kendine kabul etmiyorsun. Kanunu tatbik eden zalim olmaz. Kabul etmeyen isyan eder. Ezcümle, bu asr-ı hürriyette ve bu yeni başladığımız cumhuriyetler devrinde, müsavat esası üzerine tahakküm ve tagallübü kaldırmak düsturu bizim bir kanun-u esasîmiz hükmüne geçtiği halde, sen kâh hocalık, kâh zâhidlik suretinde teveccüh-ü âmmeyi kazanarak, nazar-ı dikkati kendine celb ederek, hükûmetin nüfuzu haricinde bir kuvvet, bir makam-ı içtimaî elde etmeye çalıştığın, zâhir halin ve eski zamandaki macera-yı hayatının delâletiyle anlaşılıyor. Bu hal ise, şimdiki tabirle, burjuvaların müstebidâne tahakkümleri içinde hoş görünebilir. Fakat bizim tabaka-i avâmın intibahıyla ve galebesiyle tezahür eden tam sosyalizm ve bolşevizm düsturları bizim daha ziyade işimize yaradığı için o sosyalizm düsturlarını kabul ettiğimiz halde, senin vaziyetin bize ağır geliyor, prensiplerimize muhalif düşüyor. Onun için sana verdiğimiz sıkıntıdan şekvâya ve küsmeye hakkın yoktur.”

Elcevap: Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinattaki kanun-u fıtrata muvafık hareket etmezse, hayırlı işlerde ve terakkîde muvaffak olamaz. Bütün hareketi şer ve tahrip hesabına geçer. Madem kanun-u fıtrata tatbik-i harekete mecburiyet var; elbette fıtrat-ı beşeriyeyi değiştirmek ve nev-i beşerin hilkatindeki hikmet-i esasiyeyi kaldırmakla, mutlak müsavat kanunu tatbik edilebilir.

Evet, ben neseben ve hayatça avam tabakasındanım. Ve meşreben ve fikren, müsavat-ı hukuk mesleğini kabul edenlerdenim. Ve şefkaten ve İslâmiyetten gelen sırr-ı adaletle, burjuva denilen tabaka-i havassın istibdat ve tahakkümlerine karşı eskiden beri muhalefetle çalışanlardanım. Onun için, bütün kuvvetimle adalet-i tâmme lehinde, zulüm ve tagallübün ve tahakküm ve istibdadın aleyhindeyim.

Fakat nev-i beşerin fıtratı ve sırr-ı hikmeti, müsavat-ı mutlaka kanununa zıttır. Çünkü Fâtır-ı Hakîm, kemâl-i kudret ve hikmetini göstermek için, az birşeyden çok mahsulât aldırır ve bir sahifede çok kitapları yazdırır ve birşeyle çok vazifeleri yaptırdığı gibi, beşer nev’i ile de binler nev’in vazifelerini gördürür. İşte o sırr-ı azîmdendir ki, Cenâb-ı Hak, insan nev’ini, binler nevileri sümbül verecek ve hayvânâtın sair binler nevileri kadar tabakat gösterecek bir fıtratta yaratmıştır. Sair hayvânat gibi kuvâlarına, latifelerine, duygularına had konulmamış; serbest bırakıp hadsiz makamatta gezecek istidat verdiğinden, bir nevi iken binler nevi hükmüne geçtiği içindir ki, arzın halifesi ve kâinatın neticesi ve zîhayatın sultanı hükmüne geçmiştir.”

Bu satırlardan, bir İslâm-sosyalizm uyumu çıkarmak, ancak Eliaçık düzeyinde saplantıya sahip olmakla mümkündür. Maddî varlıktan nebean eden tahakküm ve zulme itiraz başkadır; antikapitalizme ‘dinin temel mesajı’ muâmelesi çekmek daha başkadır.