Bize Düşen Nedir?

MURAT TÜRKER                                                              09.05.2007

Son birkaç haftadır memleketin gündemine çöreklenen meselelerin açığa çıkardığı önemli hususlar var.

Askerin siyasete müdahalesi, Cumhurbaşkanlığı seçimleri, Cumhuriyet’i koruma mitingleri, hukukîliği tartışılan yargı kararları ve tüm bunlar etrafında şekillenen gündemin, üzerinde tefekkür edilmeyi gerektiren birçok yönü bulunuyor.

Mü’min olmanın en önemli şiârlarından biri, hâdiselerin zâhirine takılı kalmayıp, zihnî melekeleri olayların derûnuna tevcih etmek olsa gerek.

Aslında her hâdisenin ya bizzat, ya da neticeleri itibariyle hayra dönük yönler barındırdığı muhakkak.

Bazen acı bir tecrübe yaşarsınız; ancak o acı tecrübenin öğrettikleri sizi daha acı deneyimlerden muhafaza eder. Her musibet, bir anlamda, daha büyüğünün paratoneri değil midir?

Dahası, her sarsıntı, insanı yeni inkişaflara gebe kılmaz mı?

O halde önemli olan, hâdiselere gönül gözü ile im’an-ı nazar edebilmektir.

Olayların diline âşinâ olmak, meselenin nirengi noktasıdır.

Mamafih kâinatta hikmetten hâlî bir deveran olmadığını bilmek icab eder.

İşte bu mezkûr gündemin ilham ettiği hakikatlerin neler olduğu bu zâviyeden önemlidir.

Bence açığa çıkan birinci nokta, dinî tezâhürlere mesafeli yığınlar içerisinde, duruşunu düşmanlığa endeksleyenlerin sayıca istisna teşkil etmediğidir. Son haftalarda yaşananlar göstermiştir ki; yapılacak bir hoşgörü imtihanında sınıfta ilk kalacaklar, Cumhuriyet’i koruma hassasiyetiyle hareket ettiğini söyleyen ama farklılığa tahammülsüzlüğü ile öne çıkan mâhut zümre olacaktır.

Tehevvürlerini yaşam tarzlarına yönelecek mevhum bir müdahaleye dayandıran mezkûr kitlenin, itirazlarını, başkalarının yaşam tercihlerine tasallut üzerine kurgulamaları, gerçekten ironi dozu yüksek bir garâbete karşılık geliyor.

Yaşamsal tercihlerine müdahale edileceği varsayımından yola çıkarak, bu müdahalenin fâili olacağına inanılan insanların yaşam tarzlarına saygısızlık yapmak, izâhı kolay yapılamayacak bir tutarsızlık gibi görünüyor.

Elbette toplumu kamplaştırıcı söylemlerin ateşine odun taşımamak gerekiyor; ama insan, beşerin aslında yalnızca iki milletten oluştuğu gerçeğini zihninden uzaklaştıramıyor. İman ehli ile küfür ehlinin kadim mücadelesi, şimdilerde hız kesmeden devam ediyor. Ve bu çatışmada iman tarafında konuşlananların, diğer kesime nazaran çok daha müsamahalı ve mütehammil olduğu da gözlerden kaçmıyor.

Dikkat ediniz, istisnalar olmakla birlikte, mü’minlerin genelinin tasavvurunda, imana mesafeli kitle üzerinde tepeden inmeci bir davranışa onay veren yaklaşımlar barınmıyor. Bu tesbitin hilâfına hareket edenleri, bünye süratle marjinalleştiriyor.

Ama diğer kesim için aynı şeyleri söylemek pek de kolay görünmüyor. Üslûblarında rahatsız edici bir istihza var. Tahkir ve tezyif, yöntemleri; tahammülsüzlük, şiarları olmuş.

İsmini hatırlamadığım bir köşe yazarı, katıldığı mitingde kendisine mikrofon uzatılan yaşlı bir bayanın, “Çankaya’da türban istemiyoruz. Türbanlılardan nefret ediyoruz; tıpkı onların bizden nefret ettiği gibi!” dediğini aktarıyordu yazısında…

Ayrıca bir pervâsızlık da hâkimdi bu cenaha…

Mesela eski bakanlardan Mustafa Kul, ideolojik yandaşlarını, liyâkate bakmaksızın belli makamlara getirdikleri iddiasını, bu türden bir pervâsızlıkla yanıtlıyordu: “Bakanlığım sırasında neler mi yaptım? Ben öyle demokrasi, insan hakları, bilmem eşitlik, bilmem özgürlük falan anlamam. Yok efendim, ‘madem bu rejimde eşitlik var, herkes görev alabilmeli’ falan… Böyle şeyler anlamam. Bizler aynı Ahmet Necdet Sezer gibi yaptık, aynı askeriye gibi yaptık. Kişilerin evine baktık. Evinde Atatürk resmi asılı mı, değil mi?.. Evine Atatürk’ün resmini asmayan kişi Kemalist değil demektir. Sayın Sezer bürokratı kapıcısına sordurmuş. İyi yapmış.”

Ben tüm bunlardan şunu bir kez daha çıkardım: Ne yaparsak yapalım bizi herkes sevmeyecek. Küfür, kıyâmete kadar idâme-i hayat edecek. Kısacası şirin görünerek adam kazanma çabaları, maalesef ters tepmeye bundan sonra da mahkûm olacak.

İkinci bir nokta, toplumun tüm katmanlarında ivme kazanan, demokratik ve sahih Cumhuriyetçi tutuma sahip çıkma olgusudur.

Artık basınımızda, parlamento dışı müdahalelere açıktan tavır alan; demokrasi anlayışını, çifte standardı tedâi ettiren yaklaşımlarla gölgelemeyen; sözü başkalarına değil, millete yakıştıran kalemler arz-ı endâm ediyor.

Gerçekten sivil olan toplum kuruluşları, hukuksuzluğa ve militarizme karşı duruyor.

Bu hâdiseler bir anlamda turnusol işlevi görüyor.

Objektif gözlemler yapan hâkikatşinas insanlar, kimin özde demokrat olduğunu, kimin daha yaşanılabilir ve düşmanlıkların asgarîye indirildiği bir dünya için çalıştığını elbette fark ediyor.

Güce yaslandığı halde toplumsal meşrûiyetini yitirmiş yapılar, kuvvetin câzibesinin aldatıcı ve muvakkat olduğunu haykırıyor.

Bir yöntemi uzun vâdede başarılı kılan en önemli etkenin, güçlülük değil meşruiyet olduğu bir kez daha anlaşılıyor.

28 Şubat’ın kasvetli günlerinde birkaç cılız itirazdan başka herhangi bir engelle karşılaşmayanların karşısına bugün nice muhalif soluk dikiliyor.

Buradan da alınacak dersler var.

Toplumsal çoğunluk yani kalabalıklar, artık meşrûiyet merkezli değerlendirme yapıyor. Yani müslümanların kazanmak için sarf-ı mesâi ettiği geniş yığınlar, mütehayyirler, hangi davranış kalıbının hak temeli üzerine binâ edildiğini sorguluyor.

Tam da burada, günümüzde hedeften ziyâde, hedefe götüren yolun önem kazandığı tebârüz ediyor. İnsanımız artık samimiyet arıyor; kendisini yarı yolda bırakmayacak yol göstericiler arıyor; en önemlisi amaçla birlikte artık vesileleri de önemsiyor.

Çağımızda tam anlamıyla bir ‘güven’ sorunu yaşanıyor. İnsanlar itimat edebileceği sakin limanlar arıyor. Bunca lafın dolaştığı pazarda, dilinden değil kalbinden konuşanları görmek istiyor.

Bu, fırsat değil de nedir?

Veya daha ne bekliyoruz?

Söze ihânet eden bunca insan arasında, sözün hâkikatini sahiplenmek için…

Güvendiği dağlara kar yağıp duran, kendisini hep aldatılmış ve kullanılmış hisseden, bu yüzden de kabuğuna çekilmiş insanlara sinemizi açmak için…

Beklentisiz, hesapsız birilerini bulamadığından dolayı, hayata ve insanlara güveni kalmamış nicelerine henüz her şeyin bitmediğini göstermek için…

Daha ne bekliyoruz?

Onlar kendilerine uzanacak bir el bekliyorlar.

Kaşıkla verdiğini kepçeyle geri almayacak samimi bir el…

Bugünlerde tanık olduğumuz hukuksuz ve samimiyetsiz çıkışlar, hukuku ve samimiyeti cidden önemseyenlere kendilerini ifade etme imkânı sunuyor.

Yapılması gereken, meşruiyete sarılmak, yöntemimizin sahihliğini denetim altına almak ve belki de bu bağlamda İmam Gazâlî’nin Tehâfütü’l Felâsife’deki şu sözünü, tüm bir araya gelişlerimizde serlevha hâline getirmek:

“İslâm’a İslâm’ın onaylamadığı bir yolla yardım etmek isteyen kimsenin zararı, İslâm’a İslâm’ın onayladığı bir yolu kullanarak zarar verenin zararından daha büyüktür.”