Bir Özeleştiri Çağrısı

MURAT TÜRKER                                                         26.07.2006

Muhasebe duygusu, bir mü’minin lâzım-ı gayrı mufârıkı olmalıdır. Mü’min, Hz. Ömer’in (r.a); “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz.” tavsiyesine riayet azmi içinde olan kişidir. Muhasebe koridorundan geçer ve oradan tevbenin sağaltıcı iklimine uzanır.

Muhasebesine hep bir nedâmet eşlik eder. Yapması gerektiği halde yapamadıkları ve yapmaması gerektiği halde yaptıkları için yüreğinin derinliklerinden kopup gelen bir pişmanlık sarar benliğini.

Muhasebenin tevbeyle buluşmasının en güzel neticesi, insanın geri adım atmasıdır. Müslüman, geri adım atmasını bilen kişidir. Yanlışlarının arkasında durmak zorunda olmadığının farkındadır. Doğruları namusu olmadığı için, yolu ‘daha doğru’ ile kesiştiğinde hiç gocunmadan kabullenir.

‘Bilmiyorum’, ‘yanılmışım’, ‘meğer doğrusu buymuş’ gibi sözleri söyleyebilmek ve yıllarca savunduğu bir yanlışın farkına varınca bunu itiraf edebilmek, hazm-ı nefs etmişliğin ve erdemli oluşun emâresidir. Bu keyfiyete ulaşmanın yolu da, kişinin, bünyesinde sahih bir muhasebe zemini oluşturabilmesine vâbestedir.

Teorik olarak herkesin hatâ yapabileceğini dillendirdiği, fakat pratikte hatâlı olduğunu çok az insanın itiraf edebildiği bu enâniyet asrında, ehl-i dinin muhasebe ve nedâmet hassaları ne ölçüde devrededir acaba?

Herkesin her şeyi bildiği(ni sandığı); ‘bilgi sâhibi olmadan fikir sâhibi olan’ insanların, hakikati yükseltme gibi bir kaygıdan tamamen uzak bir şekilde tartıştığı, birbiriyle polemiğe girdiği; sahte ve sun’i, kerâmeti kendinden menkul karizmaların çizilmemesi uğruna, insanların yanlışlarını da sahiplenip savunduğu bir çağın mü’minleri olarak, kendimizi bir kontrol edelim; nedir bizi farklı kılan?!

Meselâ bize sorulan bir soruya en son ne zaman ‘bilmiyorum’ demiştik?

Neden özür dilemekte zorlanan insanlar hâline geldik?

Sâhi talebeliği mi, hocalığı mı kendimize daha çok yakıştırıyoruz?

Ferdî ya da cemaatî enaniyeti çağrıştıran söz ve fiillerimizle tenkid ettiğimiz ehl-i dünyaya benzediğimizin farkında mıyız?

Niçin güçlülerimiz kendisinde bir takım pâyeler vehmettiği halde, zayıflarımıza tevazuun yararlarına dair hamâset yüklü konuşmalar yapabilmektedir?

Mezhebimize, meşrebimize, çizgimize yönelik her eleştiriyi reaksiyoner reflekslerle karşılıyor ve buna rağmen fikir hürriyetinin kısıtlanmasından şikâyet edebiliyorsak bir muhasebe zamanı gelmemiş midir?

Kapitalist düzene bir yerlerinden bulaştığımızı, niyetimiz ‘dine hizmet’ olduğu için bu noktadaki yanlışlarımızı göremeyebileceğimizi, Allah Resulü’nün ‘vehn’ olarak tesmiye ettiği dünya sevgisinin içimize işlediğini idrak etmek için biraz geç kalmadık mı?

Bizi ikaz eden din kardeşlerimizi ayıplıyor; üstelik uyarılmamıza rağmen, yaptığımız yanlışları, dine hizmet ederken mecbur kaldığımızı imâ eden bir psikoloji ile savunmaya kalkıyorsak; en önemlisi, duruşumuza, ‘mü’minlere karşı izzetli, gayr-ı müslime karşı zelil’ bir edâ hâkimse durup düşünmemiz gerekmez mi?

Doğrularımızı tartışılmaz bir alana çekerek, dinimizi kurcalanmaması gereken tabulardan müteşekkil kapalı bir öğreti gibi lânse etmekten vazgeçmeyecek miyiz?

Daha ne kadar moderniteye cevap yetiştireceğim diye, -güya İslâm’ın ‘mâni-i terakki’ olmadığını isbat edebilmek için- olmadık taklalar atıp, inancımızı illâ birilerine onaylatmaya çalışacağız?

Evet, ehl-i din, doğrularını müzâkere sahası dışına itmekten ve hâkikati tek başına kuşatmışcasına tavırlar sergilemekten artık vazgeçmelidir. Muhasebe, sadece günahlardan değil, yanlış fikir ve uygulamalardan da vazgeçebilmenin ön şartıdır.

Bilhassa ehl-i Risale buna dikkat etmelidir. Kimsenin -Üstad’ın rağmına- bir ‘kesin inançlı’ profili çizmeye hakkı yoktur. Doğruları mutlaklaştırmak ve hakikati herhangi bir yorumun tekelinde göstermek Bediüzzaman’ın harcı değildir; takipçilerinin de olmamalıdır.

Bizler, günümüzde câri olan anti demokratik uygulamalara ve dinî her tezâhüre yönelen düşmanca tasarruflara –haklı olarak- itiraz ediyoruz. O halde demokrasinin içselleştirilebilmesi ve toplumsal bünyede farklı dünya görüşüne sâhip fertler arasında bir diyalog ve hoşgörü zemini oluşturulabilmesi için, özellikle biz mü’minlere ciddi görevler düşmektedir. İlke odaklı bir tasavvur için, bu şarttır.

Bu noktada Abdülkerim Süruş’un şu değerlendirmesi hayli göz açıcıdır: “Demokrasi iki ana umdeye dayanır: İnsan hakları ve epistemolojik yanılabilirlik. Epistemolojik yanılabilirlik, kişinin hâkikatin bütününe sâhip olmadığını kabul edip, hâsım ve rakiplerinin de bazı hâkikatlere sâhip olabileceğini kabul etmesidir. Bu, kaçınılmaz olarak ‘öteki’nin meşrû görülmesini sağlar ve bundan doğrudan diyalog çıkar.”

Hudeybiye’den sonra sağlanan sulh ortamı ve toplumsal yapıya rengini veren diyalog keyfiyeti sâyesinde, nice insanın İslâm’la şereflendiği de unutulmamalıdır. Kendini dış dünyaya kapatan, ‘mihenge vurulamaz’ doğruları olan insanlarla temsil edilmediği sürece, bu din, câzibe merkezi olmayı sürdürecektir.

Müslüman dünya, Asr-ı Saâdet’ten bu yana devam ettirdiği uzun yürüyüşünde, uygulamalarını sâir mü’minlerin firasetli değerlendirmelerine açık tuttuğu, uyarıları bir kere daha iç muhasebeye vesile kıldığı oranda müessir olmuştur. Oto kritiğe tâbi tutulmayan yapı ve oluşumların zamanın yıpratıcılığı karşısında eriyip gitmeleri mukadderdir.

Bu yüzden biz, bir kez daha, başta kendimiz olmak üzere, mü’minleri muhasebeye davet ediyor ve hayırhahlık müessesesinin içini doldurabilmeleri için, diğer kardeşlerine, kendilerini rahatlıkla eleştirebilme hakkı vermelerini tavsiye ediyoruz.

Bediüzzaman’ın hayatını kaleme alan Şükran Vâhide’nin anlatımıyla aktaracak olursak; 1950’de bir İngiliz oryantalist İstanbul’a gelir ve Kur’an’da geçen ‘yedi semâ’ ile ilgili ayetlerin bilime aykırı olduğunu anlatan bir konferans verir. Üstad’ın orada bulunan iki talebesi, meseleyi üstadlarına intikal ettirirler. O da, Risale-i Nur’dan seçmeler içeren bir mektup yazıp talebelerine verir. Ertesi günkü konferansta mezkûr mektup dağıtılınca, oryantalist, sonraki konferansları iptal eder.

Bu olayı, yazdığı makalede iktibas eden Prof. John Obert Voll’un değerlendirmesi ise şöyledir: “Nursî, tartışmayı, tartışma konusu âyetleri kelimesi kelimesine anlamıyla isbat etmekten ziyâde, ‘anlam düzeyleri’ni anlamaya çalışma alanına çeker. Getirdiği açıklamada, ‘Evvelâ, âyetin mânâsı ayrıdır ve o mânâların efradı ve masadakları ayrıdır. İşte o küllî mânânın müteaddit efradından bir ferdi bulunmazsa o mânâ inkâr edilmez.’ der. İzahını, yine bu ifade tarzında, farklı insanların âyetleri kendi anlayış seviyelerine uygun düşen biçimlerde anlayabileceklerini söyleyerek sürdürür.”

Profesör Voll sözlerine şöyle devam eder: “Farklı anlam düzeylerine bu şekilde açık olunması, relativist bir konum olmayan ama yorumda bireyin rolünün önemini vurgulayan bir çoğulculuğa işaret eder. Bu konum, insanların hakikati ihâta edebileceği yolların çeşitliliğine dâir yaklaşımında, ne relativist ne de absolutist olan; izâfiyetçi de, mutlakiyetçi de olmayan bir orta yolu yansıtır. Bu perspektifte, Allah’ın vahyi tüm insanlara hakikati sunar; ama, farklı kapasiteleri, zamanları ve bağlamlarından dolayı, insanlar bu hakikati farklı şekillerde anlayacaklardır.”

‘Farklı anlam düzeyleri’, bizim tefekkür sahamıza giren meselelerde de vâki olduğuna göre, ‘mutlakiyetçi’ tutumlardan uzak durmak ve düşünce dünyamızın gidişâtını, yer yer muhasebe ve müzâkere süzgecinden geçirmek, dikkate alınması elzem bir husus olarak mütalâa edilebilir.