‘Bir Medeniyet Projesi’ mi, ‘Ecȃnibin İstilȃsı’ mı?

MURAT TÜRKER                                                             09.11.2010

Risale-i Nur dairesi içerisinde imȃle-i fikirde bulunan kesimler nezdinde, varlığı görmezden gelinemeyecek bir fikrȋ ayrışmanın cȃrȋ olduğu muhakkak.

‘Liberal tasallut’ mabeynimizde hükümfermȃ olalı beri, işbu zihnȋ farklılaşma daha bir gün yüzüne çıktı.

Meselenin nirengi noktasını, “Nasıl bir Bediüzzaman okuması yaptığımız” hususu oluşturuyor.

Aynı kaynaktan beslenen, aynı referans noktalarına atıf yapan ve tarz-ı telakkisini aynı vurgulara istinȃd ettiren zümrelerin, her konuda tümüyle aynı düşünce yordamını sahiplenmelerini beklemiyoruz elbette.

İhtilafın rahmetle aynı gözede buluşabildiğinden de haberdarız.

Zihnimizi meşgul eden husus, duruşunu Bediüzzaman’la refere eden kesimlerde gözlenen ve bir tür zenginlik olarak telakki edilebilecek yaklaşım çeşitliliği değil yani.

Biz, -daha önce de yeri geldiğince temas ettiğimiz şekliyle- “Hangi Bediüzzaman?” sorusunu sordurtacak kertede bir fikrȋ ‘kutuplaşmanın’ varlığına kafa yoruyoruz.

Sözgelimi değerli bir yazar, kısa süre önce ülke gündemini meşgul eden referandumu, Meşrutiyet’ten bahsettiği aşiret reislerine 100 sene sonraki nizamı muştulayan Bediüzzaman’ın işbu müjdesiyle tevȃfuk eden bir ‘kazanım’ olarak lȃnse ediyor ve Üstad’ın referandumu işaret ettiğini öne sürebiliyordu.

Yine bir başka muhterem yazar, “Demokratikleşme ve kalkınma umudu” olarak takdim ettiği Avrupa Birliği’ne girmenin faziletlerini sıraladığı uzun makalesinde “Hiçbir şeyin özgürlükten daha değerli olmadığı” türünden ilginç genellemelere müracaat edebiliyordu.

Aynı eserlerle hemdem olduğum halde ben meselelere hiç böyle bakmıyordum mesela.

Bediüzzaman’daki Meşrutiyet-i meşrua vurgusundan, katıksız bir demokrasi sevdası türetilmesine itirazım vardı.

Varlığını derin manipülasyonlara borçlu olduğunu düşündüğüm yakın zamandaki referanduma, Bediüzzaman’ın 100 sene önceden müjdelediği organizasyon muamelesi yapılmasına anlam vermekte zorlanıyordum.

Özgürlüğü en üst değer olarak işaretleyen ‘içeriden’ bir kalemin, nasıl olup da bu ölçüde liberal tezlere rȃm olabildiği sorusuna bigȃne kalamıyordum.

Onca mücadelenin, onca didişmenin, onca yaka-paça oluşun, onca tavizsiz duruşun renk verdiği seksen küsur senelik bir ömrü referans aldığını dillendirenlerin, gele gele en üst değer olarak demokratik toplum düzenine fit olmuş olmalarının izahını bulamıyordum.

Sünnet’in adȃba taallȗk eden kısmına bile titizlikle sahip çıkan devȃsȃ bir kȃmetin izini takip ettiğini söylediği halde, ahkȃmı bu ölçüde ıskalayan bir savruluşun öznesi hȃline gelenlerin çözülüşünü anlamlandıramıyordum.

Ecȃnibin (ecnebilerin) istilȃsı olarak adlandırdığı arıza durumunu, içtihad gibi ehemmiyetli bir dinȋ müessesenin bile işlerliğini iptal edecek kertede tehlikeli bulan Üstadlarının rağmına [1], Avrupa Birliği türküleri söyleyenlerin ve bu organizasyonu bir medeniyet projesi olarak alkışlayanların mevzi kaybettikleri endişesinden vȃreste olamıyordum.

Acaba kim yanılıyordu?

*

Avrupa Birliği’ne girmiş bir Türkiye’de yeni muhafazakȃr elitlerin bayraklaştırdığı kertede bir fikrȋ serbesti hȃsıl olur mu bilmem ama şimdilerde iyiden iyiye hız kazanmış ‘ecnebi istilȃsı’nın gemi azıya alacağından kuşkum yok.

Doğrudur, yeni bir olguya dönük değerlendirme yaparken ince bir getiri-götürü mukayesesi yapmak kaçınılmazdır ve birileri Avrupa Birliği’ne (AB) dehȃletin türlü faydalara müncer olacağını savunabilir.

Mesela AB’ye girmiş bir ülkede başörtüsünün sorun olmaktan çıkacağını, askerȋ vesȃyetin son bulacağını, devletin otoriter yapısının değişip yumuşayacağını vs. öne sürerek bir ‘getiri analizi’ne soyunabilir.

Delil olarak da AB’ye üye falanca ülkede parlamentoya başındaki örtüyle giren kadın milletvekilini, feşmekȃn ülkede yüksek okul seviyesindeki giyim-kuşam özgürlüğünü ve bilmemne başkentinde kotarılmış özgürlük kriterlerini önümüze koyabilir.

Batı-İslȃm karşıtlığının kadim seyrini ıskalayan ve Avrupa’nın benmerkezci tarihȋ perspektifini yok sayan bir aklın analiz seviyesinin buralarda takılı kalması gayet doğal.

Bugün İslȃm’ın ve Müslümanların azınlıkta olduğu bir Avrupa atmosferi kimseyi aldatmasın; ülkelerinin kaderinde hiçbir belirleyici etkisi olmayan bir ‘bez parçasına’ gösterdikleri müsamaha ölçü değildir. Avrupalı kibrinin gerçek yüzü, o topraklarda söz sahibi olmaya namzet bir İslȃmȋ oluşumun varlığı hissedilmeye başlandığında anlaşılacaktır.

Edgar Morin, boşuna Avrupa’yı “sürekli çatışmalar coğrafyası” olarak anmıyordu.

Kanlı mezhep savaşlarıyla yoğrulmuş yakın tarihleri, kendi dindaşlarına bile nasıl bir muameleyi revȃ gördüklerinin en belirgin kanıtıdır.

Hıristiyan yekdiğerine dahi en acımasız yollarla saldıran maddenin esiri olmuş Batılı küstahlığının bu insaf ve vicdandan nasipsiz yordamıyla, az buçuk kendi ayakları üzerinde duran ve “ben de varım” diyen müslümanlara zeytin dalı uzatacağını mı sanıyorsunuz?

Hayır, “Batı’nın her şeyi kötüdür!” türünden basit ve kaba genellemelere sarılmıyorum; sadece Avrupalının bugün İslȃmȋ ritüellere tanıdığı hareket serbestisinin, azınlıkta kalan ve tehlike oluşturmayan pozisyonumuzla ciddi alȃkası olduğunu anlatmaya çalışıyorum.

Daha dün kendi coğrafyalarının göbeğinde vuku bulan Sırp zulmüne seyirci kalan, bizi medeniyetin ihtişamıyla buluşturacak diye kapısında beklediğimiz Avrupa değil miydi?

Bu sıraladığımız hususlar, muhtemel bir AB üyeliğinin ‘getiri’ hanesine kaydedilmesi muhtemel durumların, aslında ne ölçüde sahici getiri olduğunu sorgulamaya dönüktür.

İşin bir de ‘götürü’ boyutu var.

Bizler, gayr-ı müslimlerle kaynaşıp aradaki farklılıkları eritmeyi değil; bilakis kılık-kıyafetten tutun da, saç sakala kadar, hayatın her ünitesinde onlarla ayrışmayı salık veren bir Peygamber’in (aleyhissalȃtuvesselȃm) ümmeti değil miyiz?

Çevrenize şöyle bir bakınız; henüz AB’ye girmemiş ülkenizde, akıp giden gayr-ı müslim hayatlara tanık olacaksınız.

Sokağa çıkınız; mahalle mahalle, sokak sokak nakşedilmiş cȃmi minareleri de olmasa, yaşadığınız toprakların İslȃm coğrafyası olduğuna dȃir hemen hiçbir alȃmete rastlayamayacaksınız.

Bugün, sokağımız Müslüman değildir bizim.

Ve her geçen gün dinle bağı daha da zayıflayan nesillere tanıklık ediyorsak, bunda sokağın müslümanca dizayn edilmemiş olmasının payı sanıldığından daha büyüktür.

Peki, aramızdaki maddȋ-mȃnevȋ bariyerlerin tümüyle ortadan kalktığı bir sosyolojik vasatta, işbu durum daha iyiye mi gidecektir?

Gayr-ı müslimlerle o denli sarmaş dolaş olunan bir içtimȃȋ atmosferde, ecȃnibin, istilȃsını tüm ağırlığıyla hissettirdiği böyle bir toplumsal bünyede, hayatlarımız hangi yöne dümen kıracaktır?

Kapısında bizi alırlar mı diye beklerken bir taraftan da en acımasız ve hoyrat yöntemlerle sanık sandalyesine oturttuğumuz değer yargılarımızı, o kapıdan içeriye girdikten sonra umursayacağımıza gerçekten inanıyor musunuz?

Dünyaya kan ve gözyaşından başka bir armağanı olmayan yıkılası bir uygarlığın terakki şualarıyla gözlerimiz kamaştığı için unutmuş olabiliriz ama şu yaşlı gezegende bir dönem beşeriyet huzur ve sükȗn soluklamışsa, bu, bizi biz yapan o ulvȋ değerlerin insanlığa sunduğu bir medeniyet atılımı ile gerçekleşmişti.

Böyle bir medeniyete dȃyelik yapmış coğrafyanın şimdiki temsilcilerinin, kendi değerlerinden istifa edip, ȃdetȃ çaresizliğini ilȃn edercesine ve bin bir zilletle küfrün kapısında uygarlık dileniyor olması ne hazindir!

Fikir serbestliğini, bireysel özgürlükleri, demokratik vasatı kazanma uğruna, gayr-ı İslȃmȋ unsurların bünyeye nüfuz etme ihtimalinin iyiden iyiye artacağı böyle bir ortamda yaşamayı kabul etmeli miyiz gerçekten?

Bizim için hangisi önce geliyor: Hukukullah mı, hukuku’l ibȃd mı?

Hangisini tercih edeceğiz: Hayatın müslümanca aktığı otoriter bir ortamı mı, sokaklarında küfrün bin bir çeşidinin kol gezdiği özgür bir vasatı mı?

Mesela…

“Herkes fikrini söylesin de, eşcinsel evliliklere ses çıkartmayalım” diyebilir miyiz?

“Asker darbe yapmasın da, varsın ahkȃm-ı İlȃhiye yok sayılsın” tezine taraftar olabilir miyiz?

“Müslümanlar olarak hareket alanımız genişlesin de, isterse gayr-ı müslimlerle eşit sayılalım” yaklaşımına arka çıkabilir miyiz?

Avrupa Birliği’ne ‘bir medeniyet projesi’ muamelesi yaptığımız sürece bu sorular anlamını yitirmeyecek.

*

Avrupa, başka medeniyetlerle diyalog peşinde değil; alternatifsiz olduğunu düşündüğü uygarlığını dayatan bir entegrasyon beklentisi içinde.

Lineer tarih perspektifini merkeze almış, vardığı noktayı insanlığın terakki yürüyüşünde son durak olarak işaretlemiş ve tarihin sonunun geldiğini ilȃn etmiş olmanın kibriyle şekillendirdiği ‘öteki’ yorumu hȃlȃ canlılığını koruyor.

Eğer bir gün Avrupa bir İslȃm devletine hamile olacaksa, hiç şüpheniz olmasın bu, bugünkü gibi müslümanın zelil, küfrün aziz olduğu bir çarpık iklimde değil; olması gerektiği gibi İslȃm’ın aziz, bȃtılın zelil olduğu hakikatli bir vasatta vücuda gelecektir.

İslȃm’ın izzetinden bȋhaber, dünyevȋ standartlarının görece iyileşmesi adına küfrün kapısında hazır kıta bekleyen nȃdȃnlar, Bediüzzaman’ın Şeyh Bahid Efendi’ye söylediği işbu sözden kendilerine pay çıkarmasınlar.

Avrupa’nın ufkundan bir İslȃm güneşi zuhur edecekse eğer, o güneş, izzet-zillet denkleminde yanlış yerde duranların değil, Bediüzzaman gibi duruşunu bozmayanların üzerine doğacaktır.

[1] Bkz. 27. Söz, İçtihad Risalesi