Bir Kırılma mı Yaşıyoruz?

MURAT TÜRKER                                                              06.02.2008

İlmî istibdat, istibdâdın belki de en yerilesi cüz’üdür ve Risale-i Nur’un muhterem müellifinin, istibdâdın her türlüsünü olumsuzladığı ehlinin mâlûmudur.

Çünkü istibdat mevzubahis olduğunda bir dengesizlik peydâ oluverir hemencecik. Oysaki Bediüzzaman’ın hayatını bir kelimeyle özetlemek zorunda bırakılanların dudakları arasından muhtemelen ‘denge’ sözcüğü dökülecektir.

‘Modern tasallut’un bu coğrafyadaki tezâhürlerinin yeni yeni gözlenmeye başlandığı bir evreye tanıklık etmiş bu ‘kış adamı’, sözü edilen nevzuhur paradigma karşısında emsallerinden tefrik edilmesi gereken mûtenâ bir duruşu ihtiyâr etmiştir. ‘Modern câzibe’ye yakasını kaptırmadığı gibi, ‘geleneği donduran’ skolastik bir savrulmaya da prim vermemiştir.

Muhâkemat, dini bilimle mütenâkız gösteren mâkuleye cevap olduğu kadar, gelenekte şeklen ısrarcı güruha muhalefetten de izler barındırır.

Yalnız bu ikinci gruba dönük tenkitler asla ve kat’a, muhterem müellifi modernistlerle aynı kefeye yerleştiren yüzeysel yorumlara haklılık kazandırmaz. Zira skolastik yaklaşıma yönelttiği tenkitleri genellikle ilmî istibdatla, şabloncu ve taklidî tasavvurla ilintilidir. Tahkik mesleğinin mümessili bu Zât’ın duruşunun, ‘dinin ruhu’ gibi ‘türedi’ algıların yedeğinde geleneği kategorik olarak olumsuzlayan ‘çağdaş’ düşünürlerle uzaktan yakından alâkası yoktur.

Aslında Bediüzzaman, hiçbir zaman insanları kendi mezheplerine cebren dâvet etmemiş olmak suretiyle ilmî istibdatla aralarına mesafe koymuş müçtehid imamların vârisi olarak nitelendirilebilecek bir yordamla hareket eder. ‘Mâzî’ olarak adlandırdığı 5 ve 12. asırlar arasında vücut bulan körü körüne taklit ve önder konumundaki şahsiyetlerin beyanlarını Kitap-Sünnet mihengine vurmadan benimseyiş onun temelde tenkit oklarını yönelttiği bir keyfiyet olarak karşımıza çıkar.

Dikkate değer husus şudur ki: Bediüzzaman, ‘İçtihad Risalesi’ni yazmış bir mütefekkir olarak, “müçtehid imamların içtihadları bu asra cevap vermiyor; yeni bir fıkıh tedvinine ihtiyaç var” diyen çağın ulemâsına iltifat etmediği gibi, ilmî istibdâdı ele alış hususunda da selefin çizgisine sahip çıkmış ve dinî ilimlerde ‘tek doğru’ ve ‘merkezî-resmî söylem’ mantığına muhalefet etmiştir.

Muhâkemat’ta, Sekizinci Mukaddeme’de, Üstad’ın 5 ve 12. asırlar arasını ‘mâzî’ olarak tavsif ettiği mâlûmdur. Buradaki ana temanın ‘bürhan’ın geri plâna itildiği, körü körüne taklidin revaç bulduğu bir eğilimle mücadele olduğunu düşünüyorum.* Yaşadığımız zamanlara damgasını vuran ilmî istibdâda bakılırsa, Üstad’ın neye itiraz ettiği ve öngörüsündeki isabeti daha iyi anlaşılacaktır.

Yalnız bu bahisten hareketle Risale-i Nur talebelerinin, geçmişin paranteze alınmış bir dönemini genellemelere müracaat ederek karalamalarını haklı gösterebilecek hiçbir argüman yoktur. Mezkûr süreç aynı zamanda, nice velûd âlimin arz-ı endâm ettiği bir dönem olarak karşımızda duruyor. Risale-i Nur’un muhterem müellifi bu tür toptancı yaklaşımlardan münezzehtir ve mirasını bihakkın sahiplenebilmek bu husustaki yaklaşımına da tam sadakat göstermeye vabestedir.

Bu yazı, müellif-i muhterem ile takipçilerinin aynı kulvarı paylaşıp paylaşmadıklarını mütevâzi bir bakışla değerlendirebilmek için kaleme alındı. Bu anlamda Üstad’ın modernite, aklın fonksiyonelliği gibi konulardaki muvâzeneli duruşunu önceki yazımızda gündeme getirmiştik.

Mesnevi-i Nuriye’nin başında akıl ve kalp ittifakından bahsedişi ve bu meyandaki diğer birçok değerlendirmesi, İslâm’daki aklî faaliyetin salt akılcı bir çaba olmadığını, bilakis akletmeye dönük her vurgunun ‘akleden kalp’ terkibini tedâi ettirdiğini âşikâr kılmaktadır. Kezâ modern paradigma karşısındaki dengeli duruşunu da, hilâfet müessesesi paralelinde ortaya çıkan münakaşalara dönük yaklaşımı ile belgelediğine işaret etmiştik.

Ancak mirasını tevdî ettiği samimi müslümanların kayda değer bir kısmı bugün, ilmî istibdatla onun kadar yaka paça olmuyorlar, hatta yaklaşımlarına Üstadlarında rastlayamayacağımız bir merkezî-resmî söylemin gölgesi düşmüş durumda.

Bu söylemin bağlayıcılığı o kadar belirgin kılınıyor ve hissettiriliyor ki, muhalefet şerhi düşebilmek dahi ciddi bir cesareti gerektiriyor.

Modernite karşısındaki tavır alışımızda da aynı bulanıklık ve kafa karışıklığından izler var. İçimizden bazıları, dinî perspektiften hareketle modern dünyayı değiştirmeye çalışmayı bir kenara itmiş, ‘zamanı doğru okuma’ gibi sloganların eşliğinde, modern gerçeklere muvafık duruşuna dinden onay alma çabasıyla hem dem vaziyette.

İçtihad Risalesi’nin müellifinin bağlıları arasında yeni fıkıh tedvini uğraşı içinde olanlara rastlıyoruz.

Aklı üst merci ve hakem kabul eden rasyonalist damarın da bünyemizde izdüşümleri var. Söylemimize sürekli ‘kuru rasyonalizm’in tuzağına düşmediğimize dair bir tema hâkim ama hâlihazırda mâruz kaldığımız yenilmişlik görüntüsü, müsebbip olarak akla gereken ehemmiyeti vermediğimiz seçeneğini işaretlememize neden oluyor. Evet, aklı kaçılması gereken bir gulyabani olarak gören çoklarından söz edilebilir ama onlar, akl-ı selimin konuşlandığı bir zeminde hareket ediyorsak bahis harici bir zümre olmaktan öte bir pâyeyi hak etmiyorlar.

Geleneğimizin aklî sahadaki muhasebesine soyunmak da bir ‘iş’tir ama muhtemel bir otokritik faaliyetinde öncelikli madde olmayı hak etmediğini teslim etmek şartıyla. Bu çerçevede bir hakemliğe gönül kaptıranlar, seyir hâlinde oldukları çizginin ‘öz’ ile ne ölçüde irtibatlı olduğunu masaya yatırsalar daha hayırlı bir iş yapmış olmazlar mı acaba?

Ne herhangi bir müçtehid imam ne de Üstad Bediüzzaman, doğruyu tek başına uhdesine aldığına dair bir ihsasta bulunmuştu. Onlar, belli muhkem hakikatler dışında mülahaza kapısını açık bırakmaları ile mârufturlar.

Bugünün tek seslilik meraklıları ve merkezî söylem savunucuları acaba kimin mirasçılığını yapıyorlar?

* Sistemi büyük oranda bürhan üzerine ibtinâ eden Fahreddin Râzî’nin, bu meyanda Mevlana’nın eleştirisine mâruz kaldığı mâlûmdur. Gazzâlî ve Bediüzzaman, bürhan ile keşfi inzimam ettirmiş, bu terkibi de vahyin ışığında ele almış olmak suretiyle akıl-kalp dengesinde ideal tavrı ortaya koymuşlardır. Bediüzzaman, irfan ve bürhan birlikteliğini tesis etmiştir.