Bir Kez Daha Siyasete Hayır!

MURAT TÜRKER                                                            16.08.2006

Eski Said’in mümeyyiz niteliklerinden biri, siyaset-i dünyeviye ile iştigal etmek suretiyle din-i mübin-i İslâm’a hizmet etme fikrine sahip oluşuydu. Bir nevi siyaseti dine alet etme yordamıyla hareket ediyordu.

Mücadeleci, nisbeten hırçın ve ‘netice’yi önemseyen bir tarzı vardı. Sanki kafasında, dinin bekasını bir takım sebeplerle irtibatlandıran düşünceler taşıyordu. Belki -sonraki dönemleri ile mukayese edildiğinde- biraz determinist bir duruşa sahipti.

Niyeti her zaman hâlisti ama önemli bir dezavantaja sahipti: zihninde İslâm’ın geleceğine dâir bazı stratejiler ve projeler yaşatan tipik bir ‘İslâmcı’nın üslûbundan izler taşıyordu. Bu, dinine katma değer sağlamaya çalışan bir mü’minin ‘acaba bu yolda neler yapabilirim?’ şeklindeki basit bir arayışından farklıydı. Aslında ikisi arasında ince bir çizgi vardı ve bu çizgi gözden kaçırılabiliyordu. En basit şekliyle izah etmek gerekirse, her müslüman inandığı değerleri temsil ve tebliğ etmek adına bir takım çalışmalar yapabilirdi, yapmalıydı. Fakat gayretlerin illâ bir sonuca bağlanmasını beklemek, dinin geleceğine bir takım stratejik hamlelerle yön vermeye çalışmak başka bir şeydi.

Bir kere dinin mesajındaki duruluk ve kucaklayıcı tema, fazla hesaplı olmayı kaldırmıyordu. Mü’min, stratejik olma adına şeffaflığını yitirmemeliydi. Siyaset, ayak oyunlarının ayyuka çıktığı, entrikaların mübah görüldüğü, kısacası kurnazlığın prim yaptığı bir alandı ve bütün bunların özünde ‘aldatmak’ fiili mündemiçti. Böyle netâmeli bir zeminde, hele dini yüceltme adına dolaşmak, mü’mini, kurallarını kendi belirlemediği bir oyunda yer almaya mahkûm ediyordu; hem de figüran olarak… Hal böyle olunca ‘maksadın aksi ile tokat yeniyor’; kaş yaparken göz çıkarılıyordu.

İkinci olarak, dünyevî anlamda muktedir hâle gelerek dine hizmet etme düşüncesi genelde sonuçsuz kalıyordu; çünkü bu tür bir yolun sâlikleri fikrî asimilasyondan asla kurtulamıyorlardı. ‘Ehl-i dünyanın kriterlerini benimseyerek belli bir toplumsal mevki ihraz edelim ve ulaştığımız imkânları dinimiz adına kullanalım.’ iyi niyetiyle başlayan bu tür yolculuklar nice savrulmalara kapı aralıyordu. Dünya köprüsünden ukbânın esenliğine yol almaya çalışanların yakasını dünya bırakmıyordu.

Üçüncü bir nokta, bu tarz bir ‘proje müslümanlığı’nın, bir mü’mini tecviz edilemeyecek ölçüde determinist kıldığı gerçeğiydi. Sebeplere riâyet ile neticeyi esbâb ile kâim görmek aynı şey değildi ve ikincisinde Müsebbibül Esbâb’ı hesâba katmama gibi bir risk söz konusuydu. Bediüzzaman’ın velâyetini teslim ettiği Sultan Abdülhamid’e itiraz ettiği en önemli hususlardan biri, devletçi tutumu dine payanda kılan ve katı, bürokratik bir devletçiliği dinî ikbal adına olmazsa olmaz gören tavrı değil miydi?

Bir dördüncü nokta, din adına dünyevî işlerle aşırı hem dem olan, bir taraftan uhrevîlik mesajları verirken, bir taraftan bu fâni dünyanın her meselesiyle yakından ilgili olup güya meydanı boş bırakmayan fertlerin kendi bindikleri dalı kesiyor oluşlarıydı. İnsanlar, dünyaya bu kadar bulaşmış ‘dindar’ların samimiyetinden şüphe ediyor; uygulamaların hesaplı ve amaçlı olduğu zehâbına kapılıyordu. Dolayısıyla, kazanılması düşünülen ‘İslâm ailesinin yitik çocukları’ belki daha da uzağa savruluyordu. Sonuna kadar kapitalist döngüye dahil olup, bilmem ne ölçüde dünyevî güce hükmederken, insanları bunların tamamen âhiret adına olduğuna inandırmak mümkün olmuyordu.

Beşinci olarak, yola ilkeli çıksanız da ilkeli kalamıyordunuz. Zayıfken ezilmişlik psikolojisi ile şikâyetçi olduğunuz yaklaşımları, gücü ele geçirdiğinizde başkalarına revâ görmeyi normal karşılıyordunuz. Çünkü dini ikâme etme adına bir cephe teşkil etmiştiniz ve size mâni olmaya çalışan ‘düşman’larınız vardı. Onlar bu çetin mücadelede sizi ekarte etme adına meşrû/gayr-ı meşrû her yola başvuruyordu; siz de fırsatı yakaladığınızda onlara acıyamazdınız.

Bu zâviyeden bakıldığında denilebilir ki; mü’min, vazife insanıdır. Vazifesini yapar ama Cenab-ı Hakk’ın işine karışmaz. O (c.c), bu dini koruyacağını Kitab’ında vâz etmiştir. İcraatına bizi vesile yapması bizim için hesapsız bir lütuftur. Müslüman elbette sebepleri yerine getirmeye çalışacaktır. Ama Allah’ın lütfedeceği ‘netice’yi tamamen sebeplere bağlama hatasına da düşmeyecektir. Biz üzerimize düşeni –Rabbimizin çizdiği sınırlara riâyet ederek- yapmakla mükellefiz; ötesinden mes’ul değiliz. ‘Ben şunu yapayım da Allah da şöyle yapar’ şeklindeki bir tasavvur asla İslâmî olamaz.

Ben müslümanların din adına da olsa dünya işlerinde boğulmasını yanlış buluyorum. Aşırı büyüyen ve bu nedenle ‘insan’ı ıskalayan, kadrolu hareketini ve kurumlarını araç olması gerekirken amaçlaştıran, tek dünyalıların metodlarını kullanarak sonuç almaya çalışan kardeşlerimin bir yöntem sorgulaması yapmaları gerektiğini düşünüyorum. Sivil bir anlayışla dine hizmet etmenin ehemmiyetine dikkat çekmeye çalışıyorum.

Yazıyı bir anekdotla bitirelim: Bir yakınımla sohbet ediyorduk ve kendisi, din karşıtı, jakoben tiplerin müslümanlara hayat hakkı tanımadığından, ehil bile olsa, müslümanların inancından dolayı bir üst makama geçmesi noktasında önlerinin kesildiğinden yakınıyordu. Ona şu soruyu yönelttim: “Yarın bu durum tersine dönse ve inançlı bir insan olarak sen karar verme mekanizmalarında söz sahibi olsan, senin gibi düşünmeyen, dünya görüşü itibariyle sana taban tabana zıt bir insanın, liyakati olsa bile terfi etmesine göz yumar mıydın?” Cevap ‘hayır’ idi ve bu ‘hayır’ın izâhı siyasetin gerekleri ile yapılıyordu.

İşte siyaset böyle bir şeydi ve Üstad, Yeni Said döneminde, tam da bu yüzden ondan yılan ve akrepten kaçar gibi kaçıyordu.