Bir Kardeşimin İhtarı Üzerine…

MURAT TÜRKER                                                             23.02.2009

Hamas’ın direnişini tebcil etmiştik son yazımızda

İsrail’e fırlattığı tesiri ve sayısı son derece sınırlı füzeleri, Siyonist soykırıma gerekçe olarak gösteren, sözüm ona objektif analizlerin zavallılığına gönderme yapmıştık.

İşin farklı bir boyutu, bir kardeşimin mesajı ile ortaya çıktı.

Mezkûr kardeşim, bana daha önce yazdığım bir yazıyı, “Güçlü olursak ne yapacağız?” yazısını hatırlatıyordu.

O yazıda güçlü olmak, gücü hedeflemek ile ilgili bazı tahlillerim olmuştu.

Hamas’ın da direnebilmek için güce ihtiyacı olduğu ortadaydı. Benim gibi, daha önce müslümanların güçlü olmasına eleştirel yaklaşan birinin, ancak güç ile hayata geçirebilecek bir direnişi olumlaması bir çelişki olarak okunuyordu.

‘Okunuyordu’ diyorum; çünkü Hamas’la ilgili yazının akabinde bana o yazımın hatırlatılması, mesaj sahibinin, tavrımı kendi içinde tutarsız bulduğunun alâmeti olarak değerlendirilebilirdi.

Sanki şöyle bir zımnî ithama mâruz kalmıştım: “Hem müslümanların güçlü olmasını belli gerekçelerle tenkide tâbi tutacaksın; hem de silahlarla, güçle yürütülen bir direniş mücadelesine övgüler yağdıracaksın! Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!?”

Amacım sadece bir kardeşime bu sütundan cevap vermek değil. Bu yazıyı da bu amaçla yazmıyorum zaten. Öyle olsaydı, bir şahsî iletiyle de merâmımı muhatabıma aktarabilirdim. Yapmaya çalıştığım, güçle ilgili müslüman zihinlerde tanık olduğum bu ikili bakışı, bu kafa karışıklığını masaya yatırmak. Bir yandan gücün dejenere edici yansımalarına şahit olup, öte yandan güçsüzlüğün de her türlü mağduriyetin müsebbibi olduğunu gözlemleyen samimi birçok mü’minin zihinsel pozisyonunu netleştiremediği bir husus bu…

Evvelâ, bahsi geçen iki yazı arasında bir fikrî tenâkuz olduğunu düşünmediğimi ifade edeyim.

Daha önceki yazıyı, benim güce kategorik olarak itiraz ettiğim sonucunu çıkartarak okuyanların, bir çelişkinin varlığına hükmetmeleri oldukça doğal…

Fakat buraya bir kez daha dercetmekte fayda var: Güce kategorik anlamda karşı biri değilim ben…

Zaten bunu (güce kategorik karşı çıkışı) ciddi mesnedlere mebnî olarak savunmak da pek mümkün olmasa gerek…

Fakat şu noktanın altını çizmekte fayda var: Güce kategorik olarak karşı çıkmamak demek, gücün her versiyonunu ve tezâhürünü peşinen onaylamak anlamına gelmiyor.

Lafı çok uzatmadan söyleyeceğim:

Güç konusuna teenni ile yaklaşmamın, olaya ihtiyatlı bakmamın birinci sebebi, güce ulaşılan yolların meşruiyeti ile ilgilidir. Ben diyorum ki, meseleyi, “Meşrû amaca ulaştıracak yollar da meşrû olmalıdır” cümlesinin teorik çerçevesine hapsetmeyelim ve bugün bu anlayışın söylemlerden çıkıp eylemlere aynı ciddiyette konu olmadığını samimiyetle ifade edelim.

Gücün bu kadar öne çıkartıldığı bir çağda neş’et eden müslüman fertler, maalesef belli ölçüde hâkim ve câri telakkilerin etkisi altındadır. Araçların meşruiyeti konusunda amaçlarınki kadar titiz davrandığımızı söylemek ne derece mümkündür?

“Dine hizmet ediyoruz” ön kabulü ile “çağın gerçekleri” terkibinin izdivâcından meşruiyeti pekâla sorgulanabilir yöntemler zuhur ediyor.

“Ne yani müslümanlar geri mi kalsın?”, “Üçüncü dünya ülkesi mi olalım?”, “Vahyin mesajını çağımıza dönük tarzda güncellemeyelim mi?” türünden ‘can sıkıcı’ soruların zihin coğrafyamızda mütedâvil oluşu, araçların meşruiyetinin yer yer ıskalandığını itiraf olarak görülmeli değil mi?

Evvelâ bu sorunu çözmeliyiz bence. Araçların meşruiyeti konusundaki hassasiyetimizi söylem plânından eylem düzeyine taşımanın kaçınılmazlığını artık fark etmeliyiz.

Güç konusundaki ikinci çekincemin gerekçesini, ‘güce ulaştıktan sonraki tutumumuzun sıhhati konusunda kaygılı olmam’ olarak izah edebilirim.

Müslümanların güçle imtihanı başarıyla atlatmakta zorlandıklarına tanıklık eden gözlerimin, güçlendikçe yozlaşan kardeşlerini izlemekten yorulduğunu ne diye gizleyeceğim?

“İktidar bozar; mutlak iktidar mutlaka bozar” sözünü doğrulayanlar müslümanlar olunca, bozulanın yağ olduğunu acı içinde fark ediyorsunuz.

Zayıfken mülâyemeti şiar edinenlerin, nisbeten güçlenince mütehakkim bir söyleme demir atışlarının hazin hikâyesi, hangi hüşyar vicdanı derinden sarsmaz?

Güçle ilkeyi atbaşı götürebilmek zaten müşkül bir iştir ama söz konusu dengeyi korumak, tarihin hiçbir devrinde bugünkü kadar zor olmamıştı.

Üçüncü bir husus olarak da şunu söyleyeyim: İtiraza medar olan, gücün bizâtihi kendisi değil, mücadelede merkezî unsur hâline getirilmiş olmasıdır.

Allah Resulü’nün (s.a.v) devr-i saadetlerini ve o dönemi takip eden zamanları örnek göstererek tarihimizin şanlı ve güçlü sayfalarına gönderme yapanlar, o kutlu insanların, çok güçlü oldukları dönemlerde dahi gücü merkeze alan bir mücadele dilini benimsemediklerini fark etmiyorlar mı?

Sadakatle bağlı kalınacak olanın, çerçevesini vahyin çizdiği ilkeler olduğunu; bu sınırları aşmadıktan sonra güçlü olmayı hedeflemenin muvaffakiyet noktasında tesirli bir ‘yan unsur’ olarak görülebileceğini fehmeden seleflerimiz, güçle ilke arasında muhayyer kaldıklarında, tercihlerini hakikatten yana belirlemişlerdi.

Onların dünyasında ‘amalı’ cümlelere şimdiki gibi yer yoktu.

Onlar, gücü merkeze almanın tevekküle halel getireceğini; insanı kuru bir esbabpereste dönüştüreceğini; üstünlüğün, uğruna savaştığınız değerlere bağlılığınız nisbetinde olduğunu; imanın azları çok, âcizleri muktedir kıldığını benliklerine yedirircesine derk etmiş birer Hak dostu idiler.

“İnanıyorsanız üstünsünüz” kutlu beyanı her dâim kulaklarında çınlıyordu.

Ya biz öyle miyiz?

Bu soruya cevabımız evet ise, yani gücün zikrettiğimiz muhtemel vartalarından âzâde kaldığımızdan/kalacağımızdan şüphemiz yoksa, ben tezinizi kabul ediyor ve üst perdeden “Dostlar, güçlü olalım!” diye haykırıyorum.

Ve soruyorum:

Çağımızı ve muhataplarımızı dönüştürme gayesiyle çıktığımız ‘güce ulaşma yolculuğu’nun son durağına gelmeden sahip olduğumuz güç bizi dönüştürürse siz bu ‘güç söylemi’nden yüz geri edecek misiniz?

Hz. Ömer’in (r.a) elçisi, Kadisiye Savaşı öncesi Sasâni sarayında kılık kıyafetleriyle dalga geçen komutana ve bize, hepimize şu sözleriyle ders veriyordu: “Dalga geçtiğiniz bu insanlar var ya, onlar ölümü, sizin dünyayı sevdiğinizden daha çok seviyor.”

Ölmeyi ve direnerek yenilmeyi kaybetmek sayan modern çağın insanına bunları anlatmak elbette zordur ama bu ibretlik hâdisede, imanla gücün kadim mücadelesinde zaferin kime ait olduğunun yakıcı izleri mündemiçtir.

Bir de anlamakta zorlandığım bir nokta var: Güç, cihad edene, hâkim söylemle görülecek hesabı olana lâzımdır. Kâfirle yaka paça olmayı değil uzlaşmayı, cârî düzene itiraz etmeyi değil eklemlenmeyi önceleyen bir zihnî pozisyonun güçle ne işi olabilir?

“Biz hem uzlaşacağız, hem de sistemi içerden dönüştüreceğiz” diyenlere de İsmet Özel’in şu sözünü hatırlatırım:

“Bir düzeni değiştirmek için onu tanımanız gerekir. Onu tanımanız için içinde yaşamanız gerekir. İçinde yaşayınca da zamanla düzenin bir parçası hâline gelirsiniz.”