Bir Kapak Dosyası Üzerine Mülâhazalar

MURAT TÜRKER                                                              27.03.2010

Aksiyon Dergisi, son sayısında (798. Sayı) Alevî-Sünnî evliliklerini kapak konusu yapmış.

Kabaca özetlemek gerekirse, Alevîlerle Sünnîlerin evlendirilmemesi yönünde cârî olan geleneksel tutumun artık geçerliliğini kaybettiğini, her iki tarafta da meseleye katı bir tutumla/tavizsiz yaklaşanların artık azınlık konumunda olduğunu, aşkın bu tür farklılıkları tolere ettiğini vs. öne çıkaran bir dosya içeriğine muhatap olduğumuzu söyleyebiliriz.

“Aşkın, sevdanın önünde hiçbir engelin duramadığı” (!) temasını işleyen, sade suya tirit ve “Yok birbirimizden farkımız!” tadında bir muhteva…

Kimsenin inancına sözüm yok; herkesin mensubiyeti kendine mübarek olsun.

Her ne kadar bu tür evlilikleri doğru bulmasam da, yapmaya çalıştığım şey bu meseleyi masaya yatırmak, tartışmaya açmak, bu konu üzerinden spekülasyon üretmek değil.

İsteyen istediğiyle evlenir!

Bu dosya vesilesiyle aklıma gelen başka ve daha genel bir husustan söz edeceğim.

Öncelikle takıldığım husus, yıllarca muhafazakârlık etiketiyle prim yapan ve din dili üzerinden kurgulanan bir söylemin, gele gele bu ölçüde aidiyetlerini askıya alan bir tutuma evrilebilmiş olmasıdır.

Kimliğine ve duruşuna temel teşkil eden nirengi noktalarını ‘olsa da olur; olmasa da!” bayağılığına mahkûm eden bir zihnî savruluştan söz ediyorum.

Söylediklerimi Alevîlik-Sünnîlik bağlamına hapsetmeyiniz; çünkü mevzu bu değil…

Sözlerimle birilerini hedeflediğimi düşünmeyiniz; çünkü yapmaya çalıştığım, sağa sola yalpa yapan bir zihnî pozisyonu deşifre etmek…

Muhafazakâr bir derginin mezkûr dosyasından hareketle genel bir bakış açısını tahlil etme ve İslâmî kesim olarak arz-ı endâm eden câmiâda son zamanlarda yer yer rastladığım bir bakış bulanıklığını konu edinme niyetindeyim.

‘Modern müslüman’ tasavvurun iki başat tezâhürü var:

Birincisi, “farklılıkların zenginliğimiz” olduğu söyleminden yola çıkarak hakikati izâfileştirmesi…

İkincisi ise itikâdın merkezde olmadığı bir dinî anlayışı terviç etmesi…

Bu bakış açısına yönelik en temel itiraz, Efendimiz’in (s.a.v), ümmetine sâir inanç mensuplarıyla ‘ayrışmaları’ yönünde yaptığı tahşidât ile şekillendirilebilir.

Yaşam tarzından, giyim kuşama; saç-sakal kesiminden, gündelik alışkanlıklara kadar her konuda farklılaşmanın altını çizen bir peygamber profilinden söz ediyorum.

İslâm’ın hayata hayat kılındığı o ‘yaşanılası’ zamanlarda, sosyal hayatın akışına atf-ı nazar edenler, işbu ‘ayrışma’nın değişik boyutlarda tahakkukuna tanık oluyorlardı.

Elbette kimseye haksızlık edilmiyordu; herkese insanlık onurunun lâyığınca muamele ediliyordu ama İslâm, hayatın her ünitesinde görünür etkiler oluşturuyor, din telakkisi başka dünyevî kabul ve standartlara kurban edilmiyordu.

Müslümanın duruşunu, yaklaşımlarını itikadı şekillendiriyordu.

Hiçbir kriter, değerler hiyerarşisinde itikadın önüne geçemiyordu.

Ve itikâdî ayrışmalar, başka ortak noktaların hatırına rafa kaldırılmıyordu.

Hayat nizamına yön veren üst değer dindi.

O zaman, demokrasi, insan hakları, gibi türetilmiş argümanların, müslüman zihinlerde bu ölçüde belirleyici bir yer işgal etmesi mümkün değildi.

Şimdilerde olduğu gibi, herkese mavi boncuk dağıtılmıyor; hakikat üst değer olma hüviyetini muhafaza ediyordu.

Kaynaşmaya değil, ayrışmaya vurgu yapılıyordu.

Şimdi ise tablo tersine dönmüş görünüyor…

Müslümanın itikâdî zeminine rengini veren ayrım noktaları, nevzuhur değer yargıları uğruna ikinci-üçüncü plâna atılıyor.

Dinî telakkileri/farklılıkları önemsiz kılan ve Hak ile bâtılı aynı yatay düzlemde denkleştiren yeni kabuller devreye sokuluyor.

Herkesi seven; herkesi olduğu gibi kabullenen; küfre, zulme, butlana itirazı olmayan; bu tür sapmaların varlığına rağmen türlü zorlamalarla ‘asgârî müşterekler’ üreten yeni bir dinî (!) söylem terviç ediliyor.

Sonunun nereye varacağı belirsiz bir kucaklayıcı yaklaşım uğruna bizi biz yapan farklılıklarımız buharlaştırılıyor.

Birkaç nesil sonra bu bakış açısının ne tür tahribatlar meydana getireceği hesap edilmiyor.

İnancına yön veren temel umdeleri; bir düşünce motifi, varlığıyla yokluğu müsâvi bir zenginlik unsuru olarak gören bir neslin, aidiyetlerinden ne ölçüde uzaklaşacağı gündeme getirilmiyor.

Daha çok iş yapacağı mülahazasıyla, nazarını ukbaya değil de buraya çevirmiş ve kaideleri ona göre teessüs etmiş bir tutum öne çıkarılıyor.

“Herkes bizi sevsin” isteniyor.

Dört bir yana “Biz sizin bildiğiniz tutucu (!) dindarlardan değiliz; gördüğünüz gibi gayet moderniz” mesajı gönderiliyor.

Biz de diyoruz ki:

Dileyen dilediğini düşünsün ama etkileri birkaç kuşak sonra ortaya çıkacak savruluşlara zemin hazırlamasın.

Hiç kimse ama hiç kimse…

İslâm’ın yegâne Hak Din olduğunu…

Bütün yaşamsal tercihlerimizde ana çerçeveyi inancımızın belirleyeceğini…

İtikadımızın en üst değer ve kriterimiz olduğu gerçeğini…

Bilerek veya bilmeyerek aşındırmasın.

Ve hiç kimse bizi…

İtikadının içi boşaltılmış…

Küfre, zulme, bâtıla itirazı budanmış…

Bir mevziye çağırmasın.

Biz yerimizden memnunuz.

Çağrıldığımız yerin kalabalık, bulunduğumuz yerin tenha olduğunu hatırlatacaklara ise şunu söyleriz:

“Zirveler piknik yeri değildir!”