Bir Hıristiyanla Altı Saat

MURAT TÜRKER                                                                   17.05.2006

Otogara geldiğimde, otobüsün kalkmasına onbeş dakika vardı. En ön sıradaki yerime oturdum ve elimdeki gazeteyi incelemeye koyuldum. Yolculuk esnasında biriyle tanışıp sohbet etmekten mizacım gereği hiç hazzetmediğim için, yanımdaki koltuğun boş kalmasını arzu ediyordum. Otobüs hareket etmek üzereydi ve yanıma hâlâ kimse oturmamıştı. “İyi, İstanbul’a kadar tek başıma, rahat bir yolculuk yapacağım” diye düşünmem ile yanıldığımı anlamam arasında geçen sürenin çok kısa olduğunu hatırlıyorum. Kır saçlı ve şişmanca biri, ‘selam!’ diyerek yanıma oturmuştu. Alışık olmadığım bu selamlama tarzına, ‘merhaba’ diyerek mukabele ettim.

Yolculuğumuz başlamıştı.

Otobüsümüz şehrin içinden anayola doğru ilerlerken, yol arkadaşımın sorduğu, “Buralı mısınız? Ne işle meşgulsünüz?” türünden klasik sorulara, kısa cevaplar veriyor; kaba görünmemek için, ben de benzer sorular soruyordum. Tam, “Bu klişe soru-cevap faslı bitsin, kitap okumaya başlarım” düşüncesi aklımdan geçiyordu ki; “Mesleğiniz ne?” sorusuna, muhatabım “İncil vâiziyim” cevabını vermesin mi! Bir Hıristiyana, hem de bir ‘İncil vâizi’ne ilk kez bu kadar yakın oluyordum ve bu durum, içimde ‘merak’ duygusuna eşlik eden bir tuhaflık meydana getirmişti. Kısa bir süre sonra, otobüs oldukça bozuk asfaltta hızla yol alırken, vaiz Erhan Bey’le sohbete başlamıştık bile…

Sorduğum suâllere aldığım cevaplar ve konuşmanın seyri, nasıl bir Hıristiyanla yolculuk yaptığımı yavaş yavaş ele veriyordu. Erhan Bey, mezheplere sıcak bakmıyor, fakat kendini Protestanlığa yakın hissediyordu. Hz. Adem’in yasak meyveyi yemesi ve Cennet’ten kovulması nedeniyle tüm insan soyunu doğuştan mücrim kabul eden ‘ilk günah’ teorisine inanıyor, kendi ifadesi ile ‘İsa Mesih’in, tüm insanların günahlarının affı için çarmıha gerildiğini’ iddia ediyordu. Ona göre, ‘vaftiz’ törenlerinin yapılış gerekçesi de bu idi; dünyaya, beraberinde getirdiği günahla merhaba diyen yavru bu şekilde temizlenmiş oluyordu. İncil’in tahrif edildiğini reddediyor; Matta, Markos, Luka ve Yuhanna’nın farklı kitaplar değil, tek bir kitabın bölümleri olduğunu söylüyordu. Hz. İsa’nın ‘tevhid’ yörüngeli mesajının, nasıl olup da ‘teslis’ gibi bir sapkınlığa evrildiğini ikna edici olmayan te’villerle izaha kalkışan Erhan Beye o kritik soruyu, “Hz. Muhammed’in peygamberliğini kabul ediyor musunuz?” sorusunu yönelttiğimde aldığım ‘hayır’ cevabı, içimde kesif bir burkuntu hâsıl etmişti. O, konuşmayı sürdürüyordu; ama bir anda hayalen Hz. Ömer devrine uzanan zihnim sözlerini algılamıyordu.

Rivayete göre, koca halife bir kilisenin önünden geçerken, saçı-sakalı ağarmış, yaşı hayli geçkin bir papaz görür. Üst seviyede bir din gayretine sahip olduğu hâlinden anlaşılan bu münzevî adamın, gerçek Rehber’i (a.s.m.) tanımamış olması emiru’l-mü’minîn’i ağlatacaktır. Ben Ömer (r.a.) değildim, sade bir mü’mindim, ama inancında samimi bu adam Ömer’in (r.a) hassasiyetinden bir esintinin iklimime taşınmasına vesile olmuştu.

İslâm, insanın dünyaya ‘masum’ olarak geldiğini salık veriyor; kutlu nebi (a.s.m.) “Her insan İslâm fıtratı üzere doğar” derken, bu hakikati ta’lim buyuruyordu. Hem Kur’ân’ın, “Velâ teziru vâziratün vizra uhra /Hiç kimse bir başkasının günahından dolayı sorumlu tutulmaz” fermanı, algımıza müthiş bir denge kazandırıyordu. Hüseyin Cisrî, tahrife uğramış nüshalarda bile yüz on yerde nübüvvet-i Ahmediyeye dair deliller bulmuştu. Bunların bazılarını ve daha başka doğruları Erhan Beyle de paylaştım. Ama muhatabım inancında samimi olduğu kadar kesin inançlı ve önyargılıydı. Üslûbundaki misyoner tını ve karşısındakini dönüştürmeye kilitli tavrı, onu ‘kapalı’ bir insan hâline getiriyordu. Otobüsten indiğimizde bana hediye etmek için teklifte bulunduğu ‘kutsal kitap’tan yol boyunca bana pasajlar okumayı da ihmal etmemişti.

Yolculuğun sonrasındaki günlerde tefekkür dünyamda yeni açılımlar yaşıyordum.

Zihnimi en çok meşgul eden düşünce, ulu’l-azm bir peygambere gelen vahyin, onun sözde takipçileri eliyle ne hale getirildiğiydi. Bu nasıl bir deformasyondu böyle? Birileri onu yücelterek ‘hayat’ın dışına itivermişti işte… Tevhid düşüncesini tahkim adına mücadele eden bir nebinin soluklarıyla hemdem olan ümmet-i İsa, çok geçmeden ‘İsa’sız bir İsevîlik’ ile tanışacaktı. Tipik bir ‘aşırı överek tüketme’ vak’ası ile karşı karşıyaydık. Roma vatandaşı bir Yahudi olan Pavlus ve yandaşları, ‘muvahhid İsa (a.s)’ yerine, ‘mistik ve beşer-üstü, yarı-ilâh İsa’ tasavvurunu ikame etmişlerdi. Onu, ölçüsüz bir şefkatin, pasiflik intibaı verecek derecede abartılmış bir hoşgörünün temsilcisi gibi göstermek sûretiyle çarmıha germişlerdi! Hz. İsa (a.s)’ın öğretileri, ‘kilise’den içeri giremiyordu. Bugün dolaşımda olan sözümona kutsal kitapta Hıristiyanlığa ait en temel meseleleri Pavlus’un kaleme almış olması, durumun vehametini yeterince ortaya koyuyordu.

Bu tahrif sürecinin kapıları, sonraları, Orta Çağ karanlığına açılacak; karanlığa rengini verenler, skolastik düşünce batağına saplanmış mutaassıp din adamları olacaktı. Bugün Batıda ‘laisizm’in palazlanışına da dâyelik yapan bu teokratik zihniyet, İmam-ı Azam ve onun gibi hassas ruhların duruşları sayesinde İslâm içinde zemin bulamamıştı. Bir âlimin ‘idare/iktidar’ ile ilişkisi noktasında çok dikkatli bir pozisyon belirleyen mezkûr zevât, İslâmî yapılanmaların sivilliği noktasında o denli titiz davranmasalardı, bugün devlete yaslanmış ama halktan kopuk bir İslâm anlayışı, belki bu topraklarda da söz sahibi olacaktı.

Dikkatimden kaçmayan bir diğer husus ise ‘misyoner’ üslûbunun, kendini hemen ele vermeyen rahatsız edici yanlar barındırıyor oluşuydu. İlk bakışta çoklarına, “Helâl olsun adamlara be, nasıl da dinlerini anlatıyorlar!” dedirten bu üslûptan, daha derince bir bakış neticesinde, kötü kokular gelmeye başlıyordu.

Aynı riskler, biz mü’minler için de sözkonusuydu. Muhatabına birşeyler empoze etme ve manipülasyon intibaı bırakan bir ‘tebliğ’ tarzı, karşıdaki insanı daha işin başında kuşkuya sevk ediyordu bir kere… Hakikat, taliplisine anlatılırsa mâkes buluyordu ancak. Metazori ve gayrifıtrî uygulamalar, uzun vadede sonuçsuz kalmaya mahkûmdu. “Talip olmayana anlatmayalım mı yani?” diye bir soru sorulmamalıydı; çünkü yapılacak öncelikli iş, çok iyi bir ‘temsil’ ile muhatabımızı ‘talip’ konumuna getirmekti. Hem biz ‘vazife-i ilâhiyeye’ karışmamalıydık. Kur’ân-ı Hâkim, “Şayet O dileseydi, hepinizi toptan doğru yola getirirdi” (Nahl: 9) buyurmuyor muydu? Belki bize düşen, ‘tebliğimizi’ değil, ‘temsilimizi’ sorgulamaktı. Unutmayalım ki, Bediüzzaman Emirdağ Lahikası’nda, ‘Risale-i Nur’un izzeti’nden söz ediyor ve talebelerine, “Arayan onu bulur; o ayağa gitmez” diyordu.

Erhan Beyin bir yaklaşımını ise kayda değer bulmuştum. Şu ‘dinler arası diyalog’ polemiği—belki de kör dövüşü demeliydim!—münasebetiyle birilerinin köpürtüp durduğu ‘kilise ev’ saçmalığının aslı olup olmadığını ve aynı çevrelerin mesned zikretme gereği hissetmeden dillerine doladıkları “Toplumda diyalog faaliyetlerinden ötürü ciddî bir Hristiyanlaşma var” kaziyesinin ne derece doğru olduğunu sorduğumda, bana gülerek yanıt verdiğini hatırlıyorum. Gülüşüne, “Nerede Murat Bey, keşke olsa!” türü bir yakınmanın eşlik ettiğini de…

Söz buraya gelmişken, mezkûr diyalog faaliyetleriyle ilgili de iki çift laf etmeliyim:

Diyalog bahsi üzerinden bir camianın bilinçli olarak yıpratılmaya çalışıldığını, bu bağlamda ortalıkta mebzûl miktarda ‘diyalog istismarcısı’nın dolaştığını düşünüyorum. Bu tiplerin, meşhur bir cemaate cephe alış üzerinden şöhret devşirmeye çalıştığı da gözlerden kaçmıyor. Ancak burada, diyalog taraftarı olan zümrelerin de bir özeleştiri yapmaları gerektiği gerçeği ıskalanmamalıdır. Diyaloga karşı çıkan herkesi art niyetle itham etmekten ve hepsini aynı kefeye koyma süpürücülüğünden artık vazgeçilmeli değil midir? Hem, “Dışarıdakilere sınırsız hoşgörü gösterilirken, aynı tolerans içeridekilerden esirgenmektedir” tenkidi tamamen yersiz gibi mi durmaktadır? Bugün ‘hoşgörü havarileri’nin ‘diyalogu içselleştirememe’ gibi bir problemleri olduğu aşikârdır.