Bir Fotoğrafın ve Yorumunun Düşündürdükleri

MURAT TÜRKER                                                              14.03.2007

Nokta Dergisi’nin 18. sayısının 7. sayfasında, editör Alper Görmüş imzalı haberin içeriğinde, Yeni Asya Gazetesi’nin 36. kuruluş yıldönümüne ait olduğu söylenen bir fotoğrafa yer verilmişti. Fotoğrafta –doğru saydıysam eğer- 42 tane erkek, o bildiğimiz hatıra fotoğraflarına has duruş ile objektife gülümsüyorlardı.

Alper Görmüş için bu fotoğrafta haber değeri taşıyanın ne olduğuna geçmeden önce, Sayın Görmüş’ün, aynı haber içinde yer alan, gazeteye dâir birkaç değerlendirmesini aktarmakta yarar var.

“Yeni Asya, dili en sivil gazetelerden biri; ayrıca ‘ama’ demeden Avrupa Birliği’nin siyasî kriterlerini savunan belki de tek gazete (buna laik basın da dâhil). ‘Batı’ deyince aklına ‘gâvur’dan başka bir şey gelmeyen eski tip İslâmcılığın sürdürücüleri bugün hâlâ mevcut. Fakat o cenahta herkesin hâlâ öyle olduğunu düşünen mebzul miktarda ‘modern’ de var hayatımızda.” cümleleri Alper Bey’e ait.

Gelelim haberin ana temasına… Fotoğrafta hiç kadın bulunmayışı kaçmamış Alper Bey’in gözünden! Bu ‘eksikliği’ de şöyle yorumlamış: “Bütün özgürlükler gibi başörtülü öğrencilerin üniversite hakkını da tâvizsiz bir dille savunan bir gazetenin bundan daha farklı bir görüntü vermesi gerekirdi.”

Alper Bey yazıyı bir temenni ve yargı ile noktalamış: “Fotoğraf yeni değil; 36. yılda çekilmiş. Umarım iki yılda bir şeyler değişmiştir. Ben bu fotoğrafı çok yadırgadım.”

Haberi dergide okuduktan sonra Yeni Asya Gazetesi’nin Genel Yayın Müdürü Kâzım Güleçyüz’e, ‘ola ki meseleden haberdar olmamış olabilir’ düşüncesi ile ileti göndermeyi de düşünmedim değil.

Fakat gerek kalmadı… Kâzım Bey, gazetenin 11 Mart 2007 tarihli nüshasında, ‘Yeni Asya fotoğrafı’ başlıklı bir makale ile meselenin kendileri açısından izahını yaptı.

Kâzım Bey özetle şunları söylüyordu:

“Alper Görmüş gazetemizi bu açıdan da dikkatle incelerse, Yeni Asya’nın bir özelliğinin de hanım yazar sayısının en fazla olduğu gazetelerden biri olması olduğunu fark edecektir.

“…Peki hal böyle iken o fotoğrafta niye tek bir kadın dahi yok? Çünkü bizim anlayışımız ve hayat tarzımız, farklı cinslerin aile ortamı dışında iç içe olmalarına sıcak bakmıyor. Farklı cinslerin huzurunun bu ölçü ve mesafenin korunmasına bağlı olduğuna inanıyoruz.

“…Ama kendi hesabımıza o eleştiriden çıkardığımız bir neticeyi de ifade etmemiz gerekiyor: Eğer bundan sonra toplu fotoğraf çektirirsek, erkeklerin yanı sıra hanım elemanlarımızı bir arada gösteren kareler de çekmemiz gerekecek. Ama bunlar da harem-selâmlık ölçüsüne hassasiyetle riayet edilerek çekilmiş kareler olacak.”

Alper Görmüş’ü daha önce Yeni Şafak gazetesinde Kürşat Bumin’le birlikte hazırladıkları ‘Medyakronik’ adlı basın eleştiri sayfasından da hatırlıyoruz. Sayın Görmüş’ün genel itibariyle özgürlükçü ve insan hakları ile medya etiğine önem veren bir duruşu var.

Yeni Asya’nın sivil duruşu ile ilgili değerlendirmeleri de genel tavrı ile örtüşüyor.

Bu yazının gayesi elbette bir ‘Alper Görmüş analizi’ yapmak değil. Kaldı ki Sayın Görmüş, demokratlık ve farklılıklara tahammül noktasında birçoklarını cebinden çıkartacak kadar da sağlam bir duruşa sahip kanaatimce. Mezkûr fotoğrafla ilgili yorumu, kaleminden okuduğum diğer değerlendirmelere bakıldığında bir istisna teşkil ediyor.

Ben fotoğrafın yorumu ile bu yoruma mukabil kaleme alınan makaleden şu sonuçları çıkardım:

1.Bu tür hâdiseler Türkiye şartlarında âdiyattandır. Başörtüsü meselesi, haremlik-selâmlık mevzuu, müslümanların kıyafet tercihleri medyamız için oldukça mümbit bir saha oluşturuyor. Dâima yedekte hazır bekletilen ve çekilen her haber sıkıntısında el çabukluğu ile devreye sokulan bu ‘mesele’ler, temcid pilavı metaforundaki tekerrür boyutlarını çoktan aştığı için artık fazlasıyla can sıkıcı olmaya başladı.

2. Oryantalistlerin (oryantalizm, nam-ı diğer ‘sömürgeciliğin keşif kolu’) yerel iz düşümleri, bu toprakların kadim bir gerçeğidir. Yani içimizde yerel oryantalistliğe soyunanlar haylicedir ve bunlar dışarıdaki türdeşlerini, verdikleri ‘rahat olun; biz varız’ mesajı ile rahatlatma itiyâdındadırlar.

“Oryantalizm, bir ‘tanıma’ değil, ‘tanımlama’ projesidir” diyen düşünür fazlasıyla haklıdır. Ve maalesef bu tanımlama illeti, işbu yerli oryantalistlere de fazlasıyla ârız olmuştur.

Tanımlamanın nesnesinin hep dindarlar olması ise dikkate değerdir. Birileri, söz konusu kitle dindarlar olduğunda biçimlendirme çalışmalarına hız vermekte; yolu hiçbir dinî ritüelle hiçbir zaman kesişmemiş olanlar, ehl-i dine, dini nasıl yaşayacakları ile ilgili direktifler vermektedir.

3. Başörtüsü yasağı, kılık kıyafet tercihi ile ilgili bir dayatmanın ifadesidir. Tam da bu nedenle yazılı basından birçok demokrat ve liberal kalem, mahut yasağa karşı çıkmaktadır. Peki, dayatma yörüngeli bir tasarruf olduğu için başörtüsü yasağına karşı çıkanların, insanlara başka bazı noktalarda yaşam tarzı tercihi dayatmalarını neye yormalıyız?

Başörtüsü ve benzeri yasaklara karşı çıkarken, haremlik-selâmlık diye nitelendirilebilecek bir ‘tercih’i yadırgamak, Alper Görmüş’e has bir ikilem olmasa gerek!

4. Başörtüsü yasağına, insan hakları temelinde yaklaşmanın müslümanlar için yanlış bir seçim olduğu artık anlaşılmış olsa gerek. Başörtüsü ve benzeri uygulamalar, dinî terminoloji kullanıldığında, karşılığını ‘şeâir’ kavramında bulur ve ‘şeâir’, basit bir insanî tercihle aynı kefeye konulamayacak kadar bağlayıcıdır.

Biz dinî tercihlerimizi insan hakkı ve davranış özgürlüğü temelinde savunmaya devam ettiğimiz sürece, bu konuda bize destek çıkan bazıları da, kendi savundukları serbestlikler konusunda onlara arka çıkmamızı isteyeceklerdir.

Yani bize bir özgürlük sorunu olarak gördükleri başörtüsü yasağında destek olanlar, mesela bir başka özgürlük alanı olarak nitelendirdikleri eşcinsellik mevzuundaki serbestlik taleplerine de ilkelilik adına bizim sahip çıkmamızı bekleyeceklerdir.

Oysa ki, başörtüsü dinî bir emirdir ve dinî alandaki emirler, beşerî ve dünyevî tercihlerle aynı düzlemde ele alınamazlar; çünkü arada ‘mâhiyet’ farkı vardır.

Dolayısı ile dinî tercihlerin yasaklanamayacağı, ‘davranış özgürlüğü’ değil ‘dinî bağlayıcılık’ temelinde dile getirilmelidir.

Yoksa başörtüsü konusunda bize arka çıkanlar, sözgelimi ‘nikâhsız yaşamanın serbestliğini savunma diyeti’ni bizden talep etmeye devam edeceklerdir.

5. Kâzım Bey’in meseleye yaklaşımı, daha önce karşılaştığımız bazı benzerlerinden ayrılıyor. Mesela Kâzım Bey, fotoğrafı muhatabın isteyeceği tarzda açıklama gayretkeşliğine girmemiş. Duruşlarını eğip bükmemiş. Dünya görüşlerinin haremlik-selamlığa uygun hareket etmeyi gerektirdiğini yüksünmeden söylemiş. Kabul görme merakıyla hareket etmemiş. “Bizi herkes sevsin” dememiş.

Muhataba göre şekillenildiğinde bile muhatapların bize dâir kanaatlerinin asla değişmeyeceği gerçeğini ıskalamamış.

Birkaç tane de bayanlı fotoğraf çektirmek suretiyle de, ‘imaj düzeltme’ operasyonlarına tevessül etmemiş.

Ne diyelim, kutluyoruz.