Bir Durum Değerlendirmesi

MURAT TÜRKER                                                              17.10.2007

Zihinlerimize profesyonelce zerk edildiği için nicedir bir akıl tutulmasına mâruz vaziyette yaşadığımızın farkında değiliz. Modernizmin bizi çepeçevre kuşattığı onca meselenin içinde öyle bir tanesi var ki, eşyâ ve hâdisât karşısındaki duruşumuzu deforme ediyor.

Uzunca bir zamandır herkesi kendi konumunda kabul etme gibi, çoğulculuk gibi ambalajı parlak algıların yedeğinde kültürel kodlarımıza ve dünya tasavvurumuza ‘İslâm’ın dinlerden bir din’ olduğu yaklaşımı hâkim olmaya başladı.

Doğru kullanıldığında hakikatin bir tezâhürü hükmünde olan bu kavramlara, şu an mütedâvil olduğu şekliyle mâsumiyet atfetmek hayli zor görünüyor.

Bir mütefekkirin ifadesiyle, “Hıristiyanlık Nasrânîlere göre hak dindir; Musevîlik Yahudiler nezdinde hak dindir; İslâm ise Allah indinde hak dindir”. Bu gerçeğin üzerini kaplayan tozu, kiri, pası ortadan kaldır(a)madığımız için hakikat nazarımızda berraklığını kaybetti; apaçık gerçek bize artık flû görünüyor.

Dimağımıza boca edilen demokratik kültür, çoğulcu toplum, bireylerin eşitliği gibi telakkilerin paralelinde hakikat anlayışımızı ‘izâfîliğe’ kurban ettiğimizi daha ne kadar görmezden geleceğiz?

İslâm’ın hakikate tekabül eden onca meselesi var ki; bugünün modern insanına mevcut algısını değiştirmediğiniz sürece bunları kabul ettiremezsiniz. Zaten problemin çıkış noktası da burasıdır. İslâm muhataplarına ‘iman’ teklif eder; modernitenin esiri olmuş bir bakış zâviyesinin, modern paradigmaya olan bağlılığı arttıkça imandan behresi azalır. Bugünün insanı, İslâm’ı ve onun serâser hakikat olan değişmez değerlerini, rehin alınmış bir tasavvurla ele alma hatasıyla mâlüldür.

O halde yapılması gereken muktezâ-yı hâle muvafık hareket etmek olmalıdır. Birilerine kabul ettirme gâyesiyle tekellüflü te’villere girdiğimiz müddetçe, hakikati özünden uzaklaştırmış ve onu incitmiş oluruz. Bu, işin birinci yönüdür.

İkinci olarak dikkat etmemiz gereken husus, modernizmin zokalarını bizzat mü’minler olarak bizim ne ölçüde yutup yutmadığımızın tesbit edilmesi meselesidir. Bugünün mü’minleri olan bizler, İslâm’ın her ahvâl-ü şartta üstün olduğu kaziyye-i muhkemesinden bîhaber görünüyoruz. Geçen akşam televizyonda, okullarda din eğitimi/öğretimi bağlamında bir tartışma cereyan ediyordu ki; işbu zâfiyetin deşifresi hükmündeydi. Birileri çıkmış ders kitaplarında diğer dinlerin İslâm’a nazaran ikinci plânda gösterildiğinden yakınıyor ve bu anlamda din eğitimine yükleniyordu. İşin garip tarafı ise bu değildi; çünkü mezkûr güruhun İslâm’a taarruzun gündeme geldiği her vesile ile safları sıklaştırdığı ehlinin mâlûmuydu. İlginç ve esef verici olan, bu bakış bulanıklığının, kendisini ifade ederken üst değer olarak İslâm’ı öne çıkaranlarda da görülüyor oluşuydu. Bugün demokrasiyi en ideal yöntem olarak medhedenlere de, ‘çoğulculuk’ adına İslâm’ı dinlerden bir din gibi gösteren izâfîlik illetiyle mâlûl söylemleri benimseyenlere de rastlayabiliyorduk sözgelimi. Mesela hırsızın elinin kesilmesine dâir hükmü, bırakınız muârız cepheyi bir kenara, kendisini İslâm dairesi içinde konuşlandıranlara bile anlatmak, üst seviyede bir çabayı gerektiriyordu bugün.

Cihad kavramının da içi boşaltılmış durumda değil miydi el’an? İslâm’da savaşı sadece savunmaya endeksleyen nevzuhur yönelimler, bugün içimizde ne ölçüde taraftar buluyordu acaba? Oysa Efendimiz’in (s.a.v) hayatında, Uhud ve Hendek dışında tam anlamıyla müdafaaya hamledilecek bir savaşa rastlayamıyordunuz. Bugün birçok meselede vâki olan çarpıtmalardan, İslâm hemen hemen her yönüyle nasibini almıştı maalesef. Artık bu topraklarda ‘light’ bir cihad anlayışı taraftar buluyor; içi boşaltılmış bir ahkâm tasavvuru terviç ediliyordu.

Efendimiz (s.a.v), İslâm’a dönük hiçbir ihaneti cezasız bırakmamıştı sözgelimi. Bedir dönüşü İslâm’a zararlarıyla ünlenen iki kişinin öldürülmesine hükmetmişti. Çarşılarında bir müslüman bayanın başörtüsüne kirli ellerini uzatan Beni Kaynuka Yahudilerinin üzerine yürümüştü. Müslümanlarla aralarındaki ahdi ihlâl eden Beni Kurayza Yahudilerinin erkeklerinden eli kılıç tutan ve olayın içinde olanların tamamının katlini münasip görmüştü. Yine Mekke’nin fethini müteakip yedi ya da sekiz kişi için ölüm emri çıkartmıştı. Daha ilginci Hudeybiye Musalahası akabinde, müslümanlara iltica eden Mekkelilerin geri verilmesini mûcip hüküm gereği, Efendimiz (s.a.v), Ebu Cendel ile Ebu Basir ismindeki mü’minlerin de Mekkelilere iadesine karar vermişti. Mekkelilerin elinden kurtulan Ebu Basir’in Medine dışındaki bir yerlerde Mekke zalimlerinin zulmünü finanse eden kervanlara taarruzda bulunduğu ve Allah Resulü’nün (s.a.v) bunu tasvib etmeyen bir beyanının olmadığı da vâki idi. *

Hevâsından konuşmayan, İslâm’ın âmir hükümlerinden zerrece taviz vermeyen bir peygamberdi O (s.a.v). Başkalarına benzememe konusunda, kıyafet hususundaki etvara varıncaya dek, uyarılarda bulunuyordu ashabına. Ve sahabe-i kiram, İslâm’ı değerler skalasında en üst kademeye yerleştirmişti. Cahiliyeden tevârüs ettikleri tüm birikimi ellerinin tersi ile itebilmiş, önkabullerini bir kenara bırakabilmişlerdi.

Biz ise sözüm ona çağdaş bir değerler manzumesinin projektörleri ile bakıyoruz hayata…

Bize dayatılan tüm modern olguları sorgusuz sualsiz benimsiyoruz ama vahiyle müeyyed bir peygamberin mesajına mütereddit yaklaşıyoruz.

Yaşantımıza, Miraç hadisesinde vuku bulduğu şekliyle bir teslimiyet yansımıyor. Efendimiz’in (s.a.v) aktardığı Miraç serencamını duyup Hz. Ebubekir’e O’nu (s.a.v) yalanlaması için bir hevesle gelenler, “Bunu O mu söyledi? O söylemişse doğrudur!” cevabını almışlardı. Hz. Ebubekir timsali insanlar azaldı artık aramızda.

Bugünün müslümanları, talihsiz bir çağın aza kanaate şartlandırılmış fertleridirler. Bugün tek derdimiz, haklarımıza birilerinin müdahale etmeyeceği bir zemini tesis etmektir. Başkalarını dönüştürmenin adı olan cihaddan istifa, üstün ve tek hak dinin sâlikleri olduğumuz kabulünden imtina eder hâle geldik.

Yani hedef küçülttük…

Şeâirin içini boşaltarak dine hizmet edileceğini sandığımız için, dinle dönüşmedik; dini dönüştürdük…

Bugün toplumun tüm katmanlarında, iddiasız, müdâhil olmayan, kendisine bazı hakların lütfedilmesinden başka bir talebi bulunmayan, kişiliksiz bir din anlayışı yerleşik hâle gelmişse durup düşünülmesi gereken bir vetireyi idrak ediyoruz demektir.

“Allah katında hak din İslâm’dır” buyuruyor âyet-i kerîme. Hak din kimsenin istediği şekilde değil, Allah’ın murâd ettiği biçimde yaşanmalıdır.

Yapmamız gereken, kabul etmemiz teklif edilen İlâhî emirleri değil, istikametimize mânî olan modern zihin yapımızı tâdil etmektir.

* Allah Resulü (s.a.v), bir rahmet peygamberi idi. Rahmetinin tüm âlemleri şâmil olduğunu Kur’an vurguluyor. Ancak O’nun (s.a.v) mirasını tüketecek bir şekilde, haksızlığa sessiz kalan, hakikat adına bile celâllenmeyen, cihad anlayışı çağın kabullerine feda edilen bir peygamber tasavvuru tahkim ediliyor. Bahsettiğimiz türde örnekleri bilmeyenler de bu içi boşaltılmış anlayışla yetiştiklerinden, gerçekle yüzleştiklerinde imanları sarsılıyor. Evet, O (s.a.v), bağışlamanın mümkün olduğu her vasatta af yolunu seçmiş, cezalandırmaya muktedir olduğu durumlarda bile bundan imtina etmiş, mülâyemetiyle mütemâyiz bir nebidir. Ancak dinin ilâsı konusunda da fevkalade titizlenmiş; fertlerle hakikatin arasında bir perde hükmünde olan ve bu tavrında ısrar eden kişi ya da topluluklarla da, terinin ve kanının son damlasına kadar mücadele etmiştir. Giyim kuşam konusunda bile gayr-i müslimlere benzemeyen, İslâm’ı tek hak din olarak mütalaa eden, çağa yön veren değer sistemlerine değil, vahyin şekillendirdiği İslâmî mirasa göre tavır alan mü’minler yetişmesinin yolu, işbu hakikatlerden haberdar olmamızla yakından ilgilidir.