Bir Cenaze Töreninin Ardından

MURAT TÜRKER                                                              19.06.2007

Gözlerim, o cenaze törenine misafir oldu.

Hani o, izleyenine çok şey anlatan tören…

Ölümün, dünyası buradan ibaret olanlara ne kadar ağır bir fatura çıkardığını siz de görmediniz mi?

Kabri öteye açılan bir koridor bellememek ne acı savruluşlar yaşatır ki insana?

O demde insan, benliğinde yokluğu nasıl anlamlandırır acaba?

Kimisinin ‘düğün gecesi’ diyerek bir vuslat neşvesi ile beklediği ölüme, kimisi daracık bir mahzende yılan ve çıyanlarla arkadaşlık olarak bakıyor.

Buranın bütün câzibesini bir anda sıfırlayan bir âkıbet!

‘Lezzetleri acılaştırıp tahrib eden’ bir son!

Yaşanan bunca güzelliği kesif bir yoklukla buluşturan muamma!

Plânları, projeleri, yapılacak onca işi yarıda bıraktıran ‘zamansız’ bir bitiş!

Arkandan ağlayanların hıçkırıkları acaba ne kadar devam edecek?

Daha ne kadar sürecek acaba senden bahseden konuşmalar?

İnsanlar sensizliğe çabuk mu alışacak; yoksa çok çabuk mu?

Senin yokluğunda dünya bir başka mı dönecek acaba?

Oysa ne büyük hayallerin vardı değil mi?

Ölümü kendine hiç yakıştıramıyordun!

Her ânı tadını çıkarırcasına yaşıyordun. Sıhhatliydin; başarılıydın; paran ve emrinde çalışan onca insan vardı. Hayat tüm güzelliklerini sunuyordu sana hesapsızca…

Sonra bir gün âniden, her şeyi altüst eden o acı haberi aldın…

Hastaydın ve senin için hayattan ölüme doğru bir menfez açılmıştı.

Belki yaşadığın, bildik bir şaşkınlıktı önceleri…

Belki de ‘neden ben?’ sorusunu soruyordun, kimden cevap beklediğini düşünmeksizin…

Ölümden sonrası adına ciddi bir beklentin olsaydı, daha mûtedil yaklaşabilirdin olanlara. Ama şüphelerin ve çürüyüp yok olacağın korkusu, durumu senin için iyice içinden çıkılmaz bir hâle getirmişti.

Hayatı olanca hızıyla yaşarken bu iş de nereden çıkmıştı?

Hem zamanı mıydı şimdi!?

Belki ölüme Ataç’ın yüklediği anlamı yüklüyordun. Neler diyordu ünlü deneme yazarı:

“Bu bilgeler, feylesoflar ne kadar kolay söylüyor! Ölümden korkmamalıymış! Niçin korkmayayım? Niçin aldırmayayım ölüme? Hayatın, kimini sevinç, kimini acı diye sunduğu binlerce duyguyu hiçe mi sayacağım? Dünyaya gelmesem, olurdu o sizin dediğiniz, aldırmazdım ölüme. Ama dünyaya gelmişim bir kere, yaşamanın hazzını tatmışım.

Başka türlü de düşünebiliriz. Benim ölümümle, bu dünyada sevdiğim ne varsa hepsi benim için ölmüş olacak. Şu güzel ağacı, âdeta kendimi unutarak gezdiğim şu yolu, bütün şu sevdiğim yüzleri bir daha göremeyeceğim. Bir tanesinin ölümüne katlanamazken hepsinin birden yok olmasına nasıl katlanayım?

Ey vücudumu, bütün benliğimi yavaş yavaş saran, günden güne daha hızla saran yokluk! Bil ki seni hiçbir zaman sevmeyeceğim, senden nefret ediyor, tiksiniyorum… Sen beni büsbütün kavradığın gün benim gözlerim olmayacak ki karanlığı göreyim, kulaklarım olmayacak ki sessizliği duyayım. Pusuda bir düşman gibi bekliyorsun beni, bir gün yakalayacak, elimden her şeyimi, her şeyimi, senden korkumu bile alacaksın. Seni sevmediğim için senden korkuyu seviyorum, o korku da bana hayatın verdiği bir şeydir, hayatın verdiği her şey gibi de tatlıdır. Sen bir şey vermez, her şeyi alırsın.” (Nurullah Ataç- Karalama Defteri)

Onun da problemi senin gibi, meseleye imanî bir nazarla im’an-ı nazar edememekti. Ölüm, en çok kendisini son kabul edenlere gösteriyordu ürpertici yüzünü.

Ayrıca seni uğurlayanlar da bir bocalama içindeydi. Öyle ya musallada yatan kendileri de olabilirdi. Ölümün soğuk yüzü ile kendilerinin de böyle apansız karşılaşabileceklerini düşünüyorlardı herhalde. Bu mülahazalar yaşamın tadını kaçırıyordu. Tören senin için düzenlenmişti ama herkes kendi kaçınılmaz sonuna doğru yol alıyor oluşunun tedirginliğini yudumluyordu. Hırsla bağlanılan bu dünyadan kopmak oldukça zordu ve hayat ellerimizin arasından kayıp gidiyordu.

Yaşlandıkça hayattaki merkezî rolümüz de kayboluyordu. Gitgide önemsizleşiyorduk sanki. Artık birileri bizi fazlalık olarak görmeye başlıyordu. Bir zamanlar bize ihtiyaç duyanlara biz muhtaç hâle geliyorduk. Ama yine de yaşama dört elle sarılıyorduk. Ölmeyi kabullenmek çok zordu. İnsan ruhu, asla tatmin olmadığı bu dünya nimetlerinden mahrumiyete de râzı değildi.

Arkandan dökülen onca gözyaşının da, törendeki dünyevî ritüellerin de beyhudeliği âşikâr…

Onlar sana ancak kabir kapısına kadar arkadaşlık edebilir.

Ötelere yol alanların ihtiyaç duyduğu tek vesika iman…

Onsuz, kabir bir ızdırap uğrağı…

Buradan daha güzel bir hayat bekliyor kimilerini; bazılarının payına da ‘acıklı bir azap’ düşüyor.

Rehberimiz (s.av) cenneti; “Cennete giren bir insana, dünyadaki tüm güzellikler teklif edilse bir an için oradan ayrılmayı düşünmez.” sözleriyle anlatırken, cehennemden, “Cehennemde azabı en hafif olan adamın ayaklarının altına iki parça kor koyarlar; o korların hararetinden adamın beyni kaynar; kendisinden daha ağır azap gören olmadığını düşünür; halbuki o, azabı en hafif olandır.” beyanıyla sakındırıyor.

Dostlar, yol iki görünüyor.

Ya hayatlarında şakadan dahi olsa yalana tevessül etmemiş sâlihlerin dediğine kulak kabartacağız, ya da hevâmızın kurbanı olacağız.

Kabrimizi ya çiçek bahçesi yapacağız ya da cehennem çukuru…

Her hâdise hikmet lisanı ile bir ihtardır bizlere.

İbret almak, mü’minin harcı olsa gerek.

Her ölüm, bir gün gerçekleşecek kendi hicretimizi hatırlatmalı bize.

Bir tefekküre dalmalıyız ilkin…

Bir muhasebe duygusu kuşatmalı her yanımızı…

Huzura çıkacak olmanın tedirginliği sarmalı benliğimizi…

Çeki düzen vermeliyiz amellerimize…

Sözü azaltıp, ameli çoğaltmalıyız.

Namazı ikame etmeliyiz.

Bir ‘son namaz’ hassasiyeti taşımalıyız dünyamıza.

Ve unutmamalıyız; Allah’ın Elçisi (s.a.v) bizi en çok ‘vehn’e karşı uyarmıştı.

O vehn ki, kalplerimize kök salmış dünya muhabbeti ve ölüm korkusu idi.