Bir Arayışın Öyküsü

MURAT TÜRKER                                                                 04.05.2006

Buraya ve öteye, hayata ve ölüme, doğruya ve yanlışa dair soruları vardı. Nereden, nereye, niçin sorularını soran zâtın fikir çilesinde ve arayışında kendine ait bir şeyler buluyordu. Tarih boyunca çoklarını peşinden koşturan bir davanın, hakikati arama davtasının mirasçılarındandı—ya da olduğunu sanıyordu. Kafası karışıklar cemaatinin bir ferdiydi aynı zamanda. Zihnine üşüşen sorulara bulduğu cevaplar, beraberinde yeni sorular da getiriyordu.

Kimlik bunalımını ve bir yerlere aidiyet sorununu yoğun yaşadığı ergenliğin son demlerinde, karşısına, kafasındaki sorulara verecek cevabı olan birileri çıktı. İnanmış ve inandığı değerlere hizmet etmeyi şiar edinmiş birileri… Aradığını bulmuştu. Artık kendisini bir ‘yer’e ait hissediyor ve kimliğini o yere referansla tanımlıyordu.

Önceleri dimağı boş ve beyaz bir sayfa gibiyken, artık bu sayfada yazılar vardı ve bu onu içten içe mutlu ediyordu. Ne de olsa ‘dolu’ ve idealleri olan biriydi.

Yeni kimliğine rengini veren dinsel tema, çevresindekilerin kâh takdirini, kâh tenkidini celbediyordu. Takdirlerden belli etmemeye çalıştığı bir haz duyuyor; tenkidlere ise aldırış etmiyordu. Çünkü tenkit edenler onun gördüğünü göremiyor, onun bildiğini bilemiyordu.Yapılması gereken, basiretlerinin açılması için dua edip çaba sarfetmekten ibaretti.

Hakikatle sarmaş dolaş olduğunu ve âdeta hayatın muammasını çözdüğünü düşünmeye başladığı sonraki yıllarda, okudukları ve daha önemlisi yaşadıkları, onu hayatın bambaşka bir kavşağında çok farklı bir şüpheyle yüzleştirecekti: Doğrularını hakikatin eleğinde elemeyen, ‘ehl-i taklid’ biri miydi?

Yüreğine ‘ehl-i tahkik’ olma sevdası düşmüştü. Bedeline katlanacaktı.

Derken karşısına çıkan başka ‘birileri,’ tam da şüphelerini teyid edercesine, kulağına, hakikatin sadece bir açıdan bakmakla kuşatılamayacak kadar engin ve muhit olduğunu fısıldadı. Bir bina bile ön, yan ve arka cepheden farklı farklı görünüyor; binanın tamamını görebilmek için etrafında dolaşmak gerekiyordu.

Aklına İmam-ı Âzam geldi. Yatsının abdesti ile sabah namazını kılan ve sözkonusu zaman dilimini tezekkürle, tefekkürle ve tahkikatla geçiren koca imam… Rivayete göre yüzlerce talebesi vardı ve o büyük insan onlara bir hüküm bildiriyor; sonra meseleyi sabaha kadar kafasında evirip çeviriyor ve eğer yanıldığını anlarsa tekrar karşılarına çıkıp hiç gocunmadan “hata ettim” diyordu. “Karizmam, statüm, gururum yara alır” gibi mazeretlerin arkasına sığınmıyordu. Çünkü o ‘ehl-i tahkik’ idi.

Sonra İmam Malik’i hatırladı. Kendisine sorulan soruların çoğuna, “Bilmiyorum” diyebilecek kadar ilmî asalete sahip imamı… Rivayete göre o, ”Sen sorularımıza verdiğin cevaplar için maaş alıyorsun, nasıl bilmezsin?” diyen nâdânlara “Ben bildiklerim için maaş alıyorum. Bilmediklerime de maaş verilse hangi hazine bunu karşılayabilir?” mealinde cevap vermekteydi kendilerine sorulan her suale verecek cevabı olan günümüz ‘büyük’lerinin kulaklarını çınlatırcasına…

Seleflerimiz engin bir ilmî miras bırakmışlardı. Onlar taassubun, sorgulamadan kabullenişin, yapıcı/yıkıcı ayrımına bile tâbi tutmadan eleştiriyi hor görmenin semtlerine dahi sokulmadığı, arı duru bir hayat yaşamışlardı. Sahip olduğumuz ve yolumuzu aydınlatan o muazzam birikim böyle bir iklimde yeşermiş ve bize kadar ulaşmıştı.

Peki bu mirasa sahip çıkılabilmiş miydi? Basmakalıp düşüncelerinden ve dar görüşlülüğünden utandı. Ama kararlıydı; hakikatin yüzündeki peçeyi sıyırmak için çaba harcayacaktı. Belki bu hiçbir zaman olmayacaktı; fakat en azından yolcusu olacağı yolu seçmişti.

Okumaları ve gözlemleri de yeni girdiği sürece paralel bir seyir takip ediyordu. Kendisi ile aynı kulvarda koşan bazıları, cehdini gereksiz buluyor, çabasını istiskal ediyorlardı.”Amerika’yı yeniden keşfetmeye ne gerek var?”dı. “İşin ‘teorisyenleri’ zaten var”dı ve “bize sadece söylenenleri yapmak düşüyor”du!

İşte tam da bunu anlamıyordu: Neden aklını birilerine emanet etmesi gerekiyordu? Neden onun payına hep, düşünen değil, ‘iş yapan’ olmak düşüyordu? Neden pısırıkça bir itaat ’şahsiyetli bir itiraz’dan her zaman evla görülüyordu?

Sorgulamaları bu raddeye vardığında, Kur’ân-ı Hakîm’in ‘vasat ümmet’ vurgusu çerçevesinde, zihninde bambaşka ufuklar açıldı. Allah Resûlü’nün her türlü aşırılığı, asabiyeti ve taassubu zemmeden beyanları daha bir anlam kazandı. Mü’min mutaassıp, statükocu ve ölçüsüz olamazdı. Onun hayatı, her tavrına yansıyan bir muvazenenin seyrangâhı olmalıydı. Her tavrına—sevgisine, yergisine, hoşgörüsüne, öfkesine… Lügatinden ifrat ve tefriti çıkarmalıydı ilkin.

Bir gece, tüm bunları bir kez daha, ta en başından itibaren düşündü. Geldiği noktada birilerini kızdırdığının farkındaydı. Ama razıydı. Hiç sorusu olmayan biri olmak, sorgusuz kabullenişin insanı fikir çilesinden kurtarıp çepeçevre saran kundağının içinde yaşamak, ona göre değildi. Böyle bir ‘zihin konforu’ndan mahrumdu. Düşündü, düşündü. Uykunun ağırlığına yenik düşmek üzere olan gözkapaklarına direnmeye çalışarak, altını çizerek okuduğu ve defterine kaydettiği bazı satırları okumaya koyuldu:

  • Allah Resûlü (s.a.v), kendisine “Yâ Hayra’l-Beriyye (Yeryüzünün en hayırlısı)” diye seslenen birine, “O dediğin, İbrahim’dir (a.s.)” buyurdular.
  • Emire’l-mü’minîn, minberde hutbe irad ederken sordu: ”Yanlış yaparsam ne yaparsınız?” Cemaatten ayağa kalkan biri cevap verdi: “Seni eğri kılıçlarımızla doğrulturuz.”
  • Taassub, adama karpuzu kabuğuyla yedirir.
  • Zirveler piknik yeri değildir.