Beyler, Lütfen İlerle(me)yelim!

MURAT TÜRKER                                                                   10.05.2006

“*Doğu tefrit, Batı ifrat medeniyetidir*. Batıda haddi aşma; Doğuda tersi bir aşırılık, tepki yetersizliği vardır” der Sezai Karakoç. Bu iki kutuptan biri ağır basınca tabiî dengenin bozulup insanlığın ızdırab çektiğinin, İslam medeniyetinin bu ikisi arasında muvazene unsuru olduğunun altını çizen yazara göre, Allah’ın biz Müslümanları ortada, bu coğrafyada yaratması da, bir hikmete mebnîdir.

Gerçekten de, medeniyetler tarihinin tozlu sayfalarında yapılacak kısa bir gezinti, iki dünya tasavvuru arasındaki farkı görmek için yeterlidir. Bir yanda, onikinci ve onüçüncü yüzyıllarda Batının Haçlı, Doğunun Moğol akınlarının karşısında durarak, insanlığın maruz kalacağı tehlikelere paratoner olan Müslüman dünya; diğer tarafta, güçlüyü haklı görüp zayıfı ezen ve bugünkü maddî açılımını büyük ölçüde kanlı geçmişinden tevarüs ettiği kolonyalist ve emperyalist politikalara borçlu Batı (me)deniyeti…*

Bu kadim mücadele, günümüz Müslümanını temel bir problemle yüzyüze getirmektedir: İnsan fıtratıyla taban tabana zıt ölçüleri olan kapitalizmin omuzlarında yükselen Batı ve içimizdeki uzantıları karşısında nasıl bir duruş belirlenecektir?**

Bu noktada karşı karşıya bulunulan birinci tehlike, Batının hâlihazırdaki maddî gücüyle ilgilidir. Evet bugün Batı müterakkidir; ancak aynı yollardan geçmek suretiyle ulaşılacak bir terakki, Müslüman için tedennîdir. Bir kere, ‘ne pahasına olursa olsun sonuç alma’ üzerine kurulu çarpık bir ‘başarı’ anlayışı adalet-i mahzâ eksenli bir tasavvura sahip mü’minin dünyasında kendisine yer bulamamalı, mü’min hedefe götüren her yolu mübah gören bir tarz-ı telakkinin kurbanı olmamalıdır.

İkinci bir tehlike, bakış açısıyla ilgilidir. Müslüman, Batının herşeyini peşinen kötüleyen toptancı ve radikal bir noktada mevzilenme ifratından uzak; kendisini pasif, edilgen ve sürekli özür dileyici bir mevkide konumlandırma tefritinden de berî olmalıdır.

Üçüncü olarak, “Onlarda olan bizde de olmalıdır ki alternatif oluşturalım” mantığının nerelere uzandığı, ehlinin malûmudur. Hareket tarzı, ‘etki-tepki’ kısır döngüsü üzerine inşa edildiğinde, hiçbir ahlâkî kaygı taşımayan yöntemler, sırf mücadelede söz sahibi olabilmek için benimsenmiş olur ki; bazı İslâmî yapılanmaların, bu tür bir vetirenin sonucunda ölçüleri aşındırılmış, özünden uzaklaşmış bir noktaya savruldukları gerçeği, izahtan vârestedir.

İşbu tehlikelere karşı imanî ölçülerle siper almak ve ‘kurdun gövdenin içine girmesine engel olmak’ meselenin nirengi noktasıdır.

Tablonun dışta böyle oluşuna mukabil, madalyonun öbür yüzü çevrildiğinde durumun içimizde de farklı olmadığı görülür. İman ile küfür arasındaki amansız mücadeleden elbette bu toprakların da nasibi vardır. Müslüman mahallesinde salyangoz satanlar, dinî her tezahüre cephe alma noktasında pervasızdırlar. Gerek gördüklerinde ‘ikna odaları’ tertip etmede beis görmezler. Hızlarını alamayıp ‘kamusal alan’ gibi nevzuhur kavramlarla, yasakçılıklarını sokağa taşımaya çalıştıkları da vâkidir. Dine karşı tahammülsüz ve sesi bizden çok çıkan bir zümrenin varlığı, bu ülkenin gerçeğidir. Bu tesbit, vehimli ve düşman paranoyası ile yaşayan bir aklın ürünü olarak görülmemeli, aksine zaten var olan bir mücadelede ehl-i dinin düşmesi muhtemel vartalara karşı bir ön uyarı olarak okunmalıdır.

Herşey gözümüzün önünde cereyan etmektedir. “Gün gelecek; münkeri emredecek, ma’rufu nehyedeceksiniz” sözünü sanki Nebî (a.s.m.), bugünlere bakarak söylemiştir. Bugün ‘hayr’ın adı şerdir. Buralarda her türlü melânet tervic edilir olmuştur. Bu topraklar, başındaki örtüsüyle okul kapısından dönen nicelerine de aşinadır; sırf imanından aldığı güçle, adını bile bilmediğimiz ülkelere, arkasına bakmadan gidecek kadar civanmert insanların karalanışına da… Gönül insanlarının bu iklimde barın(a)mayışı, neyin habercisidir acaba? Fethullah Gülen Hocaefendi, vatan hasretiyle ‘suyun ötesinde’ yaşarken, Es’ad Coşan Hocaefendi rahmet-i Rahmân’a çok uzaklarda, Avustralya’da vâsıl olmuştur.

Örnekler elbette çoğaltılabilir. Tüm bunlar bizim realitemizdir ve bu kavga sür git devam etmektedir. İşte mü’min bu noktada da duruşunu netleştirmeli ve yürüyüşünde selef-i sâlihînin âdeta bir şehrah haline getirdiği ‘cadde-i kübra’dan ayrılmamalıdır.

Geçmişin yanlışlarından dersler alınmalı; gelecek, çerçevesi doğru çizilmiş, mutedil, en önemlisi ifrat ve tefritten âzâde bir anlayışla inşa edilmelidir. Eleştiriye açık olunmalı, ‘ihtilaftaki rahmet’ tekdüze bir ittifaka kurban edilmemelidir. Kol kırıldığında yen içinde kalmamalı, insan kazanmaya matuf olarak açılan kurumlar için ‘insan’ feda edilmemelidir. Kazanılmış bir ferdin kazanılması muhtemel onlarcasından değerli olduğu unutulmamalı, ‘dışarı’dakine gösterilen hoşgörü ‘içeri’dekinden esirgenmemeli ve ‘nasılsa bizden’ mantığı, hoyratça tavırlara payanda yapılmamalıdır.

Kur’ân’ı bir manifesto, İslâm’ı bir ideoloji, peygamberi bir ideolog olarak görme inhirafından teberrî edilmeli; siyasetin tepeden inmeci, cepheleştirici ve inhisarcı söylemiyle dine hizmet etme sevdasından artık vazgeçilmelidir.

Seçilmişlik ve üstünlük inancına yaslanan Yahudice tutumların içimizde de boy vermesine fırsat tanınmamalı, Kur’ân’ın her türlü ırkî, kavmî asabiyeti merdut ilan eden ikazları akıllardan çıkartılmamalıdır. Çıkartılmamalıdır ki, ‘Türk Müslümanlığı, Arap İslâmı’ gibi asıl söyleniş bağlamından sıyrılması kolay kavramlarla, dinin âlemşümûl mesajı daraltılmış olmasın.

Rejimin borazanı olmadığı gibi, düzene başkaldırıp masumları ateşe atan bir hayalperest de olmayan Bediüzzaman’ın duruşu iyi okunmalıdır. Şartların şimdikinden çok daha çetin olduğu bir vasatta neş’et etmiş, bir devrin kapanışına ve koca bir imparatorluğun yıkılışına şahit olmuş, sürekli tarassut ve takibat altında yaşamış bu ‘kış adamı’nın ‘para’sız ve ‘imkân’sız hizmetine bugün bunca imkân ve desteğe rağmen niçin ulaşılamadığı üzerine kafa yorulmalıdır.

Velhâsıl, devir halâ, ‘imanî eserleri okuyarak hizmet etme’ devridir. İhlasın, aczin, hasbîliğin, tevazuun ve ilkeli olmanın ikinci; hep güçlünün yanında yer almanın, ilkesiz duruşların, sun’î karizmaların, histerikçe başarıya ulaşma hırsının ve ‘netice’ye kilitlenmenin birinci planda olduğu ‘hizmet’ anlayışlarının devri henüz gelmemiştir; bundan sonra da gelmeyecektir!

* ‘Medeniyet’in başındaki ‘mim’ harfinin düşmesiyle ortaya çıkan, ‘denîyet’ (alçakça olma hali) kelimesine gönderme olan, ‘mimsiz medeniyet’ tamlamasına bir atıf.

** Burada ‘Batı,’ coğrafî anlamın ötesinde, sistematik bir düşünce yapısına atfen kullanılmaktadır.