Bediüzzaman’a Zulmediyorsunuz!

BURAK ERTÜRK                                                              25.12.2010

*

1953’te Fener Patriği Athenagoras ile görüşen Üstad Bediüzzaman, ona, Kur’ȃn’ı Allah kitabı, Efendimiz’i de (aleyhissalȃtuvesselȃm), Allah’ın tüm insanlığa gönderdiği son peygamber olarak kabul etmesini ve bunu ilan etmesini salık vermişti.

Bu görüşmeye yer veren kaynaklardan hiçbiri, Bediüzzaman’ın, Hıristiyan muhatabıyla herhangi bir ‘asgarȋ müşterek’ arayışına girdiğine dair en ufak bir ayrıntıdan söz etmiyor.

Tekrarlamaktan dilimizde tüy bitti, yine de söyleyelim:

Biz şehȃdet ederiz ki;

İslȃm yegȃne Hak Din’dir…

Hıristiyanlık ve Yahudilik muharreftir…

Sȃlikleri, müşrik olduklarından ve Allah Resulü’ne (aleyhissalȃtuvesselȃm) iman etmediklerinden dolayı asla ve kat’a ehl-i necat değillerdir…

Onlarla itikȃdȋ bağlamda hiçbir ortak noktamız, hiçbir ittifak alanımız, hiçbir asgarȋ müştereğimiz yoktur…

Hep kesişme noktası olarak lȃnse edilip durulan ‘ortak Allah inancı’ terkibi de, çok ucuz bir aldatmacadan ibarettir.

Çünkü onların zihinlerinde yaşatıp durdukları teslise dayalı Tanrı akȋdesinden, Ȃlemlerin Rabbi olan Allah (c.c.) münezzehdir, berȋdir.

Kȃinatı Vȃr Eden’e andolsun; üçü birleyip, biri üçleyenler kȃfir olmuşlardır…

Biz bunların tümünün hak olduğuna şehȃdet ederiz.

Biz ederiz de, Üstad’ımız Bediüzzaman’ın ilmȋ terekesine ve dȃsitȃnȋ hayatına baktığımızda da bundan farklı bir hususa rastlamayız.

O, Ehl-i Kitab’a yaklaşım noktasında, katiyyen ve kȃtıbeten, bugün duruşlarını kendisiyle refere eden bir takım zȃtların yaşadığı türden bir bakış bulanıklığına düçar olmamıştır.

Bu fikrȋ şaşılık bizim meselemizdir.

Soralım kendimize:

Onun, ȃhir zamanda ihtidȃ ederek İslȃm’a dehȃlet edeceklerini müjdelediği bir kısım Ehl-i Kitab için kullandığı ifadeleri, -tümüyle mesnedsiz usüllerle- bugünün müşrik Hıristiyanlarına teşmil ediyorsak, can sıkıcı bir çarpıtmanın fȃili olduğumuzu artık anlamalı değil miyiz?

“Herkesi kendi konumunda kabul” tekerlemesini dilimize doladığımız halde, maksadımızı aşıp bȃtılı meşrulaştırıyor olabileceğimiz endişesini hiç taşımıyor oluşumuzda bir tuhaflık yok mu gerçekten?

Devrin hȃkim cereyanları neler ise onların rüzgȃrında yelkenlerimizi şişirmeyi itiyȃd edinmişken ve her inanç pozisyonunu ‘muhterem’ saymak gibi nevzuhur saplantılara sahipken, hakikati izȃfȋleştirdiğimizi hatırlatanlara “Söyletmen, vurun!” hoyratlığıyla mukabele edişimizin aklȋ ve mantıkȋ bir izȃhı var mıdır?

At izinin it izine bu ölçüde karıştığı bir içtimȃȋ vasatta, Hakk ile bȃtılın aynı tezgȃhta satıldığı bu keşmekeş çağında, aslȋ vazifemiz ayrım noktalarını öne çıkarıp ehl-i imanı teyakkuza sevk etmek iken, farklılıkları yok sayan ve ümmetin itikada müteallik kırmızı çizgilerini buharlaştıran sade suya tirit sulh manifestoları döşenmenin neye mȃl olacağını hesap ediyor muyuz sahiden?

Bugün sokaklarda akıp giden gayr-ı müslim hayatların, modern tasallutun iğvasıyla bu hȃle geldiğini bile bile, hȃlȃ bu tahripkȃr jargonun ağzıyla konuşuyor oluşumuzu, Huzur’da izah edebileceğimizden bu kadar emin olmalı mıyız acaba?

Peki, bu meyanda ortaya konan hakkaniyetli ve hȃlisȃne uyarılara kulak tıkıyor oluşumuzun muknȋ bir açıklaması var mıdır?

“Eleştirinin karşısına muvaffakiyetlerle çıkmak” türünden illüzyonların dışında, fikrȋ muhalefete değer verdiğimizi, bırakınız değer vermeyi, tahammül ettiğimizi izhȃr eden kaç örnek gösterebilmekteyiz?

Yoksa müşriklere coşkuyla açılan kollarımızı, mü’minlere sille vurmak için mi kullanıyoruz?

*

Bunları yazmama ne mi sebep oldu?

Risale-i Nur okuyanlara hitap eden bir internet sitesinde, sırf Bediüzzaman’a olumlu atıfları var diye muteber biri imiş gibi el üstünde tutulan bir profesörün, Thomas Michel’in, artık duymaya çok alıştığımız, tahşidȃtına mȃruz kalmaktan sıdkımızın sıyrıldığı beyanlarına takıldım.

Bu bȃtıl yordama, ehl-i Risale nezdinde hüsn-ü kabul görecek çok değerli sözler muamelesi yapılmasındaki garabet canımı sıktı.

Önce, Hıristiyanlığı hak din olarak pazarladığı intibȃı veren mezkȗr akademisyenin sözlerine baktım; sonra ömrü tevhidi ikȃme etme mücadelesi ile geçmiş Üstadımı tahattur ettim.

Böyle devȃsȃ bir imanȋ cehdin, bu türden sade suya tirit uzlaşma türkülerine meze yapılması, kanıma dokundu.

Onun Ehl-i Kitab’a müteallik hakikatli tahlillerinin, bugünkü çarpık diyalog yorumuna mesned kılınmasında ifadesini bulan ucuzculuk fazlasıyla ağrıma gitti.

İşte şu satırlar, ‘esef edilesi’ o konuşma ve sunumundan:

Diyarbakır Dicle Ünirversitesi İlahiyat Fakültesi tarafından düzenlenen “Kültürlerarası Diyalog ve Önemi” konulu konferansa konuşmacı olarak Prof. Dr. Thomas Michel katıldı.

Dicle Üniversitesi Kongre Merkezi’ndeki konferansa bilim adamları ve öğrenciler büyük ilgi gösterdi. Chicago İlahiyat Birliği tarafından Din Bilimleri Doktora’sı ile ödüllendirilen Thomas Michel’i onlarca kişi ayakta dinledi. Michel, Ankara’da öğretim görevlisi olarak çalışırken öğrencilerinin kendisine verdiği küçük notları daha sonra Said-i Nursi’nin eserlerini okuduğunu ve çok etkilendiğini dile getirdi. Michel, “Nursi’nin eserlerinden edindiğim ilhamla çok sayıda makale ve eser yazdım.” dedi.

Diyaloğun eski defterleri açıp yaraları kaşımak olmadığına dikkat çeken Michel, “Diyalog Müslümanlık ile Hıristiyanlık arasında etkileşimi sağlamak, birbirini anlamaktır. Benim düşünce tarzım Said-i Nursi’nin öğretilerinden alınan ilhamlardır. İki dinin kültürü sadece ekonomik ya da siyasal anlamda değil, sevgi ve kardeşlik konusunda birbirinin yanına gelme ve birbirini anlamayı ister. İki dinde de ibadet ve bu ibadetlerin nasıl yapılacağı konusunda birer rehber gönderilmiştir. Bu bağlamda bize öğretilen insanın kendi nefsiyle dünyayı yaşamayı değil, Allah’ın verdiği öğütlerle yaşamasıdır.” dedi.

Bediüzzaman Said Nursi’nin yıllar önce insanların gerçek düşmanının cehalet ve ayrımcılık olduğunu söylediğini belirten Michel, “Bugün bize düşen tek şey düşmanı karşımıza almaktır; yani cehaleti. Bunun için de diyalog gereklidir. Diyalog, sadece gerekli değil aynı zamanda büyük bir ihtiyaçtır. Hayatımın son 40 yılını çok sayıda İslam ülkesinde geçirdim. İki din arasında faklılıklar değil büyük benzerlikler var. Hatta modern çağda bile büyük benzerlikler var. Öncelikle bu iki dinin de mensubu Allah inancı dışında kalamayacak bir yaşam ister. Her ikisi de hem ekonomik hem de sosyal yolda Allah’ın gösterdiği yolda ilerlemek zorunda kendisini hisseder. Günümüzde iki din arasındaki farklılıklar kasıtlı olarak abartılmaktadır. Benzerlikler dile getirilmemektedir. Aynı şekilde Türkiye ve ABD vatandaşlarının da ortak yönleri çoktur. İkisi de aç gözlü değil sadece daha refah bir ortamda yaşamayı istiyor.” şeklinde konuştu

Said-i Nursi’nin eserlerinde çizdiği haritaya göre kötülüklere karşı mücadele etmeleri gerektiğini anlatan Michel, iki dinin de bu anlayışı kabul görmesi gerektiğini iddia etti. Hristiyanlara göre Müslümanların zararlı insanlar olmadığını belirten Michel sözlerini şöyle sürdürdü: “Ancak ABD’nin bazı yerlerinde Müslümanları terörist olarak görenler var. Allah’ın insanlara verdiği değerleri kazanmak için bu zararlı düşüncelerden bir an önce vazgeçmemiz gerekiyor. Kesinlikle Müslümanlar açısından da Hıristiyanlar zararlı değiller. İki tarafın savaşta olduğu dönemde bile eserler yazan Said-i Nursi bu konuda böyle şeye değinmemiştir.”

İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Abdülkerim Ünalan ise üniversite olarak halkla olan ilişkilerine büyük önem verdiklerini söyledi. Ünalan, “Dinimiz ve peygamberimiz diyaloğa büyük önem vermektedir. Bunun en küçük parçası ailedir. Dinimiz diyalog için selamlaşmayı tavsiye eder. Onun için 3 günden fazla küs durmayı haram kılmıştır.” diye konuştu.

*

Bir de bu haber metninin altına yazılan şu yorumu buraya dercedelim:

Üstadımın,Müslüman İseviler tabiratını porf. dr. Michelle ne güzel, yerine oturuyor. Aziz üstadımı rahmet ve minnetle anarken değerli kardeşimi de bütün samimiyetimle tebrik ediyorum. Bu tükenmez hazine olan Risale-i nuru dünyaya düyurmasını fakir ve zayıf bir kardeşi olarak tavsiye etmeyi bir görev biliyorum.

Bu yorumdaki, ‘değerli kardeşim’ terkibi, mezkȗr profesörün müslüman olduğunu ȋmȃ ediyor; Thomas Michel’i çok iyi tanımıyorum; kendisi ihtidȃ etti de, haberimiz mi yok! [1]

*

Her neyse, yazıyı bir itiraf ve ilȃnla (!) bitirsek iyi olacak:

Tamam kardeşim, en çok işi siz yapıyorsunuz!

Müslümanları terörist olarak yaftalayan tezvirȃtı, stratejik hamlelerinizle, yalnız siz önlüyorsunuz!

Terennüm ettiğiniz barış türküleri sayesinde, müslüman coğrafyada cȃrȋ zulmü siz durduruyorsunuz!

Kȃfire uzattığınız zeytin dalıyla, İslȃm dünyasından yükselen iniltilere siz son veriyorsunuz!

Müslümanların önünü en çok siz açıyor, hareket alanımızı en fazla siz genişletiyorsunuz!

Hepsine tamam! Hepsine eyvallah!

Ama artık çekin elinizi Bediüzzaman’ın üzerinden!

Artık büyüdünüz; her yerde sözünüz geçiyor, her yerde sazınız çalınıyor…

Üstad’a ne hȃcet?

Onu anmasanız da kabul görüyor, ondan bahsetmeseniz de takdir ediliyorsunuz…

Hal böyleyken ne diye onun adını bȃtıl sözlerinizle aynı çerçeve içine yerleştiriyorsunuz!?

Düşün yakasından!

Hȃtırȃsına zulmetmekten vazgeçin!

Onu rahat bırakın!

[1] Risale-i Nur okurları arasında mebzul miktarda hayranı olan bu bȃtıl fikirli adamın kendi adıyla anılan internet sitesinde yer alan şu sözleri, ne tür bir zihniyeti senȃ ettiğimizi ve nasıl bir projeye muhatap olduğumuzu tesbit adına ibretle okunmalı:

“Risale-i Nur’u incelemeyi sürdürdükçe, Said Nursî’nin yaklaşımları ile Hristiyan yoldaşlarımın yaklaşımları arasında var olan benzerlikler ve paralellikler karşısında hayrete kapıldım! Bir Katolik olarak, Said Nursî ve Papa VI. Paul ile Papa II. John Paul’ün fikirlerinin ne denli yakın olduğunu keşfetmek beni derinden etkiledi…”

(http://www.thomasmichel.us/tr/giris.html)