Bediüzzaman ve Gizli Ajanda – 2

MURAT TÜRKER                                                              22.04.2009

Bediüzzaman’ın hizmet üslûbuna yansıyan en önemli vurgulardan biri, iktidar merkezli bir mücadele dili benimsememiş olmasıdır.

Ve ehlinin mâlûmudur ki, iktidar merkezli bir mücadele dili benimsemiş olmanın türlü yolları vardır.

Hayatı güç/iktidar merkezli okuyor olmak için ille de bir siyasî parti kurup, dinî atıflara çokça yer verdiğiniz bir politik çizgiye demir atmanız gerekmez.

Daha ‘sofistike’ yollarla da iktidara oynamak mümkündür ve pekâla siyasî arenaya inmeden de politik bir mücadele yürütülebilir.

Kaldı ki, siyasetten imtinâ etmek demek, elbette mutlak anlamda bu sahayı boş bırakmak demek değildir.

Müslümanlar ilkeler üzerinden bir siyasî mücadele de vermelidirler.

Ama siyaseti mücadelelerinde merkeze almamalıdırlar.

Aksi takdirde tepeden inmeci bir yöntem benimsemiş olurlar.

Selef âlimlerinin kahir ekseriyetinin siyasetle araya mesafe koyması, siyasetin içerdiği ciddi handikaplar sebebiyledir.

Bu handikaplar asgariye indirilebiliyorsa siyasî sahada da arz-ı endâm edilebilir.

Bu, mücadele boyutlarından yalnızca biridir ve asla merkezî önemi hâiz değildir.

İşin paradoksal yanı şudur ki, dine atıfla siyaset yapan bir parti, ilkesel zeminde kalmayı başardığı oranda siyasetin muhtemel vartalarından âzâde kalabilirken, siyasetle direkt bağı olmayan nice dinî örgütlenme, el altından ve adı konmamış bir siyasî mücadele yürüttükleri için, siyasetin korkulan bazı tehlikelerine duçar olabilmektedirler.

Bu konudaki kafa karışıklığı, biraz da kavramların istimâl şeklinden kaynaklanıyor.

Siyaset, politikaya göre daha geniş karşılığı olan bir kavram…

Ve âlimlerimiz işbu geniş çerçeveyi yani siyaseti ilgilendiren tehlikelere karşı uyarıyorlar bizi…

İkazlarını mutlak anlamda politikaya inhisar ettirmek yanlış…

Siyasetin de ilkesizliğine, tarafgirliğine, yozlaştırıcılığına karşı müteyakkız olmamızı söylüyorlar.

Bu meyanda bir politikacının titizlik göstererek siyasetin kirliliğine daha az bulaşması mümkün olduğu gibi, siyaset dışı olduğunu iddia eden bir tutumun da pekâla siyasetin mahzurlarına bulaşmış olması imkân dâhilindedir.

Elbette politik düzlem, bu bağlamda mayınlı arazidir.

Ama öngörülen tehlikelere daha çok, adını koymaktan çekindiği halde mücadele dilini siyasî bir zemin üzerine inşâ edenler kapılırlar.

Bir diğer ifadeyle ‘gizli ajandası olanlar’…

Siyasetin ilkelerden koparıcı, inandığını söylemekten alıkoyucu ve güce odaklayıcı icbarlarından kurtulmak bu kesim için bir hayli zordur…

Bu tablonun güncel versiyonları önümüzde duruyor.

Mücadeleniz, adı konmasa da iktidar merkezli; yönteminiz de, benimsememeniz gereken bir düzende yol alma eksenli ise, nehyedilen siyasetin tam da odağında duruyorsunuz demektir.

Böyle bir tarzı içselleştirdiğinizde ise…

Sizden olan haksızı, karşı tarafta olan haklıya tercih etmeye başlarsınız…

Meşrû hedefinize meşrû olmayan vesilelerle uzanmakta beis görmezsiniz…

İşin kötüsü, zihninizde alttan alta bir ‘meşrûlaştırma’ mekanizması işlemeye başlar…

Meleği şeytan, şeytanı melek görmek, bu tür bir ‘algı tutulması’nın yedeğinde muhkemleşir.

Zamanla araçlarınız amacınız, kardeşleriniz rakipleriniz hâline gelir…

Âhiret diye yola çıkar; baştan ayağa dünya kesilirsiniz…

İnsan unsurunu malzeme olarak görür, kalabalıklığınızdan tefâhür üretirsiniz…

Çaba değil, netice merkezli bir duruşa saplanırsınız…

Muvaffakiyeti, ilkenin önüne geçiren çarpık bir okuma biçimine esir düşersiniz…

Katıksız bir esbabperest olursunuz…

En önemlisi, ‘hakkaniyet’ duygunuz aşınır…

Ve bir mü’minin kaybedeceği en son haslet budur…

Bu satırların yazarını evhâmlılıkla ithâm edeceklere, şu an devam eden Ergenekon dâvâsına mütedeyyin kesimin nasıl yaklaştığını irdelemelerini tavsiye ederim.

Elbette, ülkeyi kaotik bir ortama sürüklemeye yeltenen eli kanlı güruhun üstüne gidilmeli, son tahlilde mâsumları bile ateşe atacak bu korkunç eylem plânlarını kotaranlar yargı önüne çıkarılmalıdır.

Kimse bu dâvânın ülkenin geleceği adına ne ölçüde önemli olduğunu inkâr edemez.

Ama bir şey var.

Ehl-i din içinde bu dâvâya hukukun sınırlarını zorlayacak katılıkta bakan ve intikam tamtamları çalan birçok insan var.

Suçu isbat edilene kadar herkesi mâsum sayan hukuk kâidesinden bîhaber görünüyorlar.

Suçu aşan bir tecziye söz konusu olsa itiraz etmeyecek onlarca müslüman aramızda dolaşıyor.

Ve bu kardeşlerimiz, daha da güçlendiklerinde hukuku iyice rafa kaldıracakları sinyalini veriyorlar.

Evet, Ergenekon dâvâsı önemlidir; eli kanlı odakların tasfiyesi hayâtîdir ama mü’minlerin hakkaniyet vasıflarını yitirmemeleri hepsinden daha ehemmiyetlidir.

Müslümanlar da bu vasıflarını kaybederlerse, kim bu adâletsiz dünyanın imdâdına koşacak?

Tuz da kokarsa insanlık hangi limana sığınacak?

Şunu idrâk etmek zorundayız: Karşımızda hak-hukuk tanımayan bir güruh olsa bile biz öyle davranamayız.

Biz, kurunun yanında yaşı da yakamayız!

Biz, ‘topyekün savaş’ nârâları atamayız!

Biz, zulmedemeyiz!

O halde bir daha düşünelim:

Bediüzzaman, niçin siyasetten Allah’a sığınmıştı?