Bediüzzaman Politikadan Değil, Siyasetten Allah’a Sığınmıştı!

BURAK ERTÜRK                                                              12.04.2011

Üstad Bediüzzaman’ın siyasetten Allah’a sığınması, o devȃsȃ kȃmetin hayat çizgisinde önemli bir husus olarak karşımızda duruyor; ancak en az bunun kadar ehemmiyeti hȃiz bir diğer mesele de, işbu siyasetten imtinȃ vurgusunun, onun muakkipleri nezdinde doğru anlaşılıp anlaşılmadığı meselesidir.

Bu satırların yazarı, Bediüzzaman merhumun sesinin bugün hȃlȃ bu kadar gür çıkıyor oluşunda, onun siyasetle arasına koyduğu irȃdȋ mesafenin rolünün azımsanamayacak boyutlarda olduğuna inanmaktadır.

Bir husus ise onu endişelendirmektedir: Mezkȗr, siyasetten içtinab hassasiyetinin, bugün duruşunu Bediüzzaman ile refere eden bazı çevreler tarafından, ‘politikadan imtina’ boyutuna indirgenmiş olmasında ifadesini bulan daraltmacılıktan fevkalȃde muzdariptir.

Evet, altını kalın çizgilerle çizmekte fayda var: Bediüzzaman –sadece- politikadan değil, geniş anlamıyla siyasetten Allah’a sığınmıştı ve bu ikisi arasındaki fark, Üstad ile takipçisi birtakım zümrelerin ‘duruşu’ arasında bugün bir hayli açılmış bulunan makasın izahı olması yönünden de kayda değerdir.

Evvela politikadan içtinab etme meselesi, güncel siyasete partiler üzerinden bulaşmama gibi bir hassasiyeti taşıyor intibȃı veriyor ancak, particilik kanalıyla girilmeyen politik sahaya, el altından ve daha spesifik yöntemlerle duhul edilmesi realitesiyle birlikte düşünüldüğünde, bir tür ‘söylem-eylem tutarsızlığı’ ile yüzleşiliyor. Muhatap kitlede vukuuna sık rastladığımız ‘samimiyet sorgulamaları’nı bir de bu bağlamda düşünmekte fayda var. Bediüzzaman’ın söylemi ile eylemi arasında her daim kendini gösteren paralelliğin bu alana taallȗk eden tezȃhürü, onun söylem bazında uzak kaldığı siyasete ‘el altından’ ve ‘pragmatik’ usullerle bulaşmaya da tenezzül etmeyişidir.

Bununla beraber, siyasetten imtina meselesi üzerine yoğunlaşan bir zihin, Risale-i Nur külliyatına atf-ı nazar ettiğinde, Bediüzzaman’ın bu hassasiyetinin, güncel politik gündemin yıpratıcılığına mȃruz kalmamak ve ‘partiler üstü’ görünmenin muhtemel getirilerinden istifade etmek gibi faydacı gerekçelere istinad etmediğini rahatlıkla müşȃhede edebilir. Onun üslȗbuna bu hususta rengini veren en belirgin vurgu, Hak ve hakikatten uzaklaşma endişesidir. Adȃlet-i mahzȃ üzerine bu ölçüde titizlenen bir ȃlimin, politik muaraza söz konusu olduğunda siyasetin meleği şeytan, şeytanı melek gösteren oportünizminden müştekȋ olmaması düşünülebilir mi? İşte biz, Bediüzzaman’ın hassasiyetinin politikayla sınırlandırılmasına bu anlamda itiraz ediyoruz. O, daha genel tazammunlarıyla siyaset mantığına rengini veren kirli çarklardan ȃzȃde kalabilmenin mücadelesini veriyordu.

Bu anlamda ciddi bir muhasebeye muhtacız: Evet, particilik bağlamında politikayla aramızda bir mesafe olduğu görüntüsü vermeyi başarıyoruz ama adını koymasak da mücadelemizde ancak siyasetin göbeğinde mevzilenmiş tiplere yakışacak ‘hesaplı’ refleksler yer alıyor.

Kendi safımızda duran haksızı, hasım cephe saydığımız muȃrızlarımızın arasındaki haklıya tercih edebiliyoruz mesela…

Siyasetten Allah’a sığındığımızı söyleyip duruyoruz ama üslȗbumuzda çok belirgin bir güç/iktidar vurgusu var.

Müslümanların güçlü olması gerektiğine dair son derece başarılı tahliller yapıyoruz ama işbu ‘güçlenelim’ çağrısına ahlȃkȋ endişelerle şerh koyan mü’minleri yok saymaya devam ediyoruz.

Güç ve iktidar denkleminde yer almak o kadar merkezȋ bir önem kazanmış ki gözümüzde, bizi kupkuru bir esbabpereste dönüştüren bu gidişe dur diyen samimi ve ‘cılız’ ikazlara dahi tahammül edemiyoruz.

“Meşrȗ bir hedefe ancak meşrȗ yollardan varılabileceği” hakikati, sohbetlerimizi aşıp hayatımıza nüfuz edemiyor.

“İktidar bozar; mutlak iktidar mutlaka bozar” sözünden haberdarız ama açıktan olmasa da mücadele üslȗbumuzu iktidar odaklı bir söyleme yaslamaktan istinkaf etmiyoruz.

En can sıkıcısı da şu: Her daim yanımızda taşıdığımız bir ‘gizli ajandamız’ var. Her meselede müfrit bir aidiyet hissinin yön verdiği reflekslerle, bıktırıcı ölçüde kurnaz ve hesaplı tavırlar sergilememiz bundan…

Bu ölçüde güven duygusu aşınmış bir toplumda, emin olma vasfıyla öne çıkıp kitlelere sığınacakları selim bir liman sunmamız gerekirken, içtimȃȋ ‘hamlelerimizle’ bu güvensizlik denkleminde ilk sıraları işgal ediyor oluşumuz, siyasetten imtina hususunda samimi olmayışımızla ilintili olmasın!?

Neden muhataplarımız, bizim onlar üzerinden bir hesabımız olduğu endişesinden vȃreste olamıyorlar?

Neden ilkesel değil de pozisyonel davranmayı şiar edinmiş durumdayız?

Neden zayıfken mülȃyemeti benimserken, güçlenince huşȗnete demir atıyoruz?

Kȃfire karşı sergilememiz gereken sertliği, mü’minlere yöneltmiş olmamızda ifadesini bulan garȃbeti izah edebiliyor muyuz? Bu çarpıklığın, meleği şeytan, şeytanı melek görme metaforuyla bir alȃkası olabilir mi?

Neden kȃfirlerin şirkini bile ‘anlamamızı’ kolaylaştıran engin müsamahamız, ehl-i iman söz konusu olunca fikrȋ muhalefete bile tahammül edemeyen bir ‘acımasızlığa’ dönüşüyor? Hadi yine soralım: Bu dönüşümün mezkȗr metaforla ilgisi ne boyuttadır?

Neden tek dünyalılara yanaşmak uğruna, temel itikȃdȋ umdelerimizi rafa kaldıracak ölçüde siyasileşmiş bir din dilinden medet umuyoruz?

Ȃhir zamanın pusulasını şaşırmış kafası karışık fertleri, bu dünyaya gözlerini açtıklarında çok acı ve yakıcı bir gerçekle yüzleştiler, yüzleştik: Yalan ve hile, beşerin uzun yolculuğunda belki de hiç bu kadar revaçta olmamıştı. Bu asrın insanı, yani muȃsırlarımız, yalanın doğruyu tahtından ettiği, kizbin sıdkı kündeye getirdiği talihsiz bir vasatta neş’et ettiler. Güven bunalımının bu ölçüde üst düzeyde seyrettiği ve beşerin yalandan sıdkının sıyrıldığı bu tür bir atmosferin cahiliye döneminden ne farkı var? Peki, o buhranın kasıp kavurduğu sinelerin imdadına yetişen Kutlu Nebȋ’yi cahiliye Arabı hangi sıfatla anıyordu? Muhatapların düşünce semȃsında tulȗ eden ilk tezȃhürün güvenle ilgili olması mȃnidar değil midir? El-Emȋn nitelemesinin, bugünün müslümanına, ‘peygamberi ile gurur duymak’tan öte söyleyeceği bir şey olmalı! Ne olursa olsun istikametten ayrılmama ısrarını kuşanmayacaksak, emin olma imtiyazı üzerinden ulaşacağımız kalbi kırık insanları buhranlarıyla baş başa bırakıyoruz demektir.

Evet, siyasetten Allah’a sığınan Üstad, en büyük hilenin hilesizlik olduğunu söylerken, sadece müslümanların mȃruz kalabileceği bir ahlȃkȋ erozyonun tehlikelerine karşı takipçilerini uyarmıyordu; aynı zamanda siyasetten kaçınmanın, onun yozlaştırıcı denkleminin girift dehlizlerinde boğulmamak ve herşeyden önce müstakim kalmayı başarabilmek demek olduğunu ihtar ediyordu.

O halde bir kez daha düşünelim: Politikadan Allah’a sığınıyoruz ama aynı hükmü siyaset hususunda da verebilecek miyiz!?

Bir not

Pakistan’da yaşayan Hıristiyanların, ABD’de bir rahibin Kur’an yakma girişimini protesto ettiğine dair bir haber düştü dün internet sitelerine… Benim dikkatimi çeken, ismini vermeyeceğim Risale-i Nur merkezli yayın yapan bir sitenin, bu bilgiyi okurları ile paylaşırken, ilgili haberin resminin altına dercettiği “İsevȋler, Kur’an yakmayı protesto ettiler” spotunu tercih etmesi oldu.

Niyet okumaya falan çalışmıyorum ama bir mü’min olarak bu yanlışa sessiz kalmanın sorumluluğu mucib olduğuna inanıyorum.

Bugünün Hıristiyanlarından söz ederken ‘İsevȋ’ nitelemesini kullanmak son derece ağırlaşmış bir algı bozukluğuna delȃlet eder.

Bediüzzaman’ın Hıristiyanlar bağlamında muhtemel ve muhayyel bir İslȃm’a dehȃlet meyanında kullandığı bu terkibi, mevcut müşrik halleri üzere olmalarına rağmen, sanki şu anki inanç pozisyonları ile Hz. İsa’nın (a.s.) peşinden gidiyorlarmışçasına ulu-orta kullanmak, kişinin, zihninde hakikati izȃfȋleştirmiş olmasının tezȃhürüdür.

Bugünkü akidevȋ inhiraflarına rağmen, Hıristiyan dünyayı, Hz. İsa’nın (a.s) izini süren kimseler olarak göstermekten, en fazla Risale-i Nur okurları kaçınmalılar…

En fazla onlar kaçınmalılar; çünkü parçalı okumalar yapan ve bugünkü muakkiplerine bakan çokları, bu tür yanlış bir duruşu hiç hak etmediği halde Bediüzzaman’a yamıyorlar.

“Bütün vüsul yollarının başında Efendimiz’in (a.s.m) olduğunu ve O’nun (a.s.m) cadde-i kübrȃsından hariç necat yolu olmadığını” ısrarla vurgulayan bir zȃta, bundan daha büyük bir bühtan olabilir mi?