Bebeğe Yazılmıştır

MURAT TÜRKER                                                              04.04.2007

İki aydır misafirimizsin. Sezai Karakoç’tan mülhem ifadesiyle ‘dünya sürgünün’ başlayalı iki ay oldu. Ne diyordu büyük şair? “Uzatma dünya sürgünümü benim!”. Mü’mini ötede bekleyen saadeti düşünerek, bu dünyayı sürgün yeri telakki eden bu mısraları her okuyuşumda gönül telim titremiştir. Hem yaşattığı bir mutluluğa mukabil, bin bir eleme gark eden dünyayı, bundan daha iyi tavsif etmek mümkün müdür?

Hanemizi teşrif ettiğinden beri, bize yeni ne çok şey öğrettin oğlum. Veya belki iyi bildiğimiz halde unuttuklarımızı hatırlattın. Sen bizle olalı beri, hayatımız ne kadar da hızlı değişiverdi? Senden sonra hayata daha bir umutla sarılıyorum biliyor musun? Sabah evden çıkarken daha bir huzurlu oluyor, yeni doğan güne daha bir içten merhaba diyorum. Artık trafikte daha az sinirleniyorum. Şehrin kalabalığı beni eskisi kadar bunaltmıyor. Yürüdüğüm yollarda, koridorlarını dolaştığım işyerinde bile izlerin var. Sen annenle benim dünyamız oldun. Gerçi geceleri daha az uyuyoruz –özellikle annen; laf aramızda ben bazen salona kaçıyor ve orada uyuyorum-; gerçi yemeklerimizi şimdilerde daha hızlı yemek zorunda kalıyoruz; canımız her istediğinde dışarı çıkıp annenle yürüyüş yapamıyoruz ama olsun. Sen aramızdasın ya, bizim için önemli olan bu. Yalnız bir şeyden şikâyetçiyiz: Sen, henüz seni ne kadar çok sevdiğimizi fark edemeyecek kadar küçüksün. Belki de ben bu satırları, sana olan sevgimizi şimdi anlatamadığımız için, sonraları idrak etmeni sağlamak üzere yazıyorum.

Ne zaman büyüyeceksin, ne zaman seni elinden tutup parka götüreceğiz, ne zaman anne ve baba diyeceksin? Sen büyüdüğünde bizler ne durumda olacağız bilmiyorum.

Dedim ya bize ne çok şey öğrettin kısacık süre zarfında. Evlat sevgisinin ne demek olduğunu ve yüreği nasıl bir kor gibi yaktığını, şefkatin ne anlama geldiğini, anne ve babalığın kıymetini ve en önemlisi masumiyeti öğrettin yavrum. Sana baktıkça ve masumiyet timsali yüzünü gördükçe günahlarıma hayıflanıyorum biliyor musun? Tertemiz kalamayışımıza yanıyorum. En önemli kaybın, özümüzdeki sâfiyeti koruyamayışımız olduğunu anlıyorum. “Rabbin bize emanet ettiği temiz fıtratı bu denli kirletmeseydik, insanlık bu denli buhran solukluyor olur muydu?” sorusunu kendime soruyorum.

Şefkatin sevgiden üstün olduğunu da seninle daha iyi kavradım. Artık baktığım her bebeğin yüzünde senden izler görüyorum ve sevgi kavramının, tüm bebeklere karşı beslediğim muhabbet hissini karşılamakta yetersiz kaldığını anlıyorum.

Annene ne kadar da muhtaçsın! Tüm yaşamsal faaliyetlerinin merkezinde o var. Seni besliyor, uyutuyor, altını değiştiriyor, kucağında gün boyu taşıyıp oyalıyor. Bir büyüğümüz, “anne evladını dokuz ay karnında taşıyor; karnında taşımak, sırtında taşımaktan da zordur” demişti. Ne kadar haklı değil mi? Bunları düşünürken zihnim anne sıcaklığından mahrum yavrulara kayıyor. Vicdanımda derin bir sızı baş gösteriyor. Senin annenle olan yakınlığına bakarak annesizliği anlamaya çalışıyorum. O an iki damla yaş, göz pınarlarımdan şakaklarıma doğru süzülüyor. Ve aklıma bir başka Yetim (s.a.v) geliyor. Yetimliği ve öksüzlüğü birlikte sırtlanan Hüzün Peygamberi’ni (s.a.v) düşünüyorum. O’nun (s.a.v) anne baba mahrumiyetine, amcayı kaybetmenin ağırlığı da eklenince söylediği, “Yokluğunu ne de çabuk hissettirdin!” sözleri geçiyor belleğimden hızlıca.

Seni gördükçe, aczde ne büyük bir kudretin mündemiç olduğunu da iyiden iyiye fark ettim. Aslında, acz kavramının bütün tezahürlerini üzerinde taşıyorsun; tek başına hiçbir şey yapamayacak durumdasın ama İlâhî Kudret, çevrendeki herkesi sana musahhar ettiği için, acizliğin sana müthiş bir güç kazandırıyor. Herkes seninle ilgili, planlar seni hesaba katmadan yapılamıyor. Hangi yetişkinin ‘kudret’i, senin ‘acz’inden daha müessir olabilir ki?

Oğlum bir de neyi düşündüm biliyor musun? Yaratıcıdan mahrum gönüllere bir bebeği izlemeleri söylenmeli bence. Ayrıntıları ile bir bebeğin yirmi dört saatini gözlemlemeliler. Sonra onlara, gün boyu evladı için çırpınıp didinen annenin sinesine bu fedakârlık duygusunu kimin yerleştirdiği, annelerin göğsünü sütle dolduranın kim olduğu, bir bebeğin yaşama tutunması için gereken mekanizmayı eksiksiz olarak kimin hazırladığı sorulmalı. Kim bilir belki de, “bu çöldeki ayak izleri, nasıl buradan mutlaka birinin geçtiğine delalet ediyorsa, bu eşsiz nizam da, muhakkak bir yaratıcının varlığına işaret eder” analojisinden bile mahrum bu insanlar, bu vesile ile intibaha gelirler.

Acaba bir gün bu satırları okuyacak mısın? Okursan bilmeni isterim ki, gayemiz senin iyi bir mü’min olarak yaşamandır. Bizler sözün değerine inanmış insanlarız. Gerçi amellerimiz bölük pörçük, icraatımız bizi huzur-u İlâhî’de mahcub edecek türden. Ben sana ‘söz’e kıymet atfeden bir mevziden sesleniyorum.

Oğlum;

Bu dünyanın faniliğini bir an olsun aklından çıkarmamalısın. Hesap verecek olmanın ağırlığını omuzlarında her daim hissetmek, mü’minliğin şiârıdır; unutmamalısın.

Garibe yardım etmeli, düşene el uzatmalısın. Bugün belki aciz ve güçsüzsün ama devran dönecek ve sen, bir şeyler yapabilecek güç ve kudreti benliğinde hissedeceksin. İşte o gün geldiğinde, çabanı hayra yönlendirmeli, istikameti muhafazaya özen göstermelisin.

Savaşlarla, kan ve gözyaşıyla seni karşılayan dünyanın çehresini değiştirmek için mücadele etmelisin.

Şimdilerde ihtiyar dünya, üzerindeki günah yükünü taşıyamayacak kadar yorgun durumda. Bebeklere kurşun sıkanlardan, nesilleri ifsad edenlerden, birileri açlığın dayanılmaz acısını yudumlarken israfa yelken açanlardan fazlasıyla rahatsız. İnsanlık belki de varolalı beri en çetin darboğazlarından birini yaşıyor. Bizler maalesef size güzel ve yaşanılır bir dünya bırakamadık. Bu yorgun gezegeni daha yaşanabilir kılmalı ve yükünü hafifletmelisiniz.

İnancına sahip çıkmalısın. İmanın yerini paranın aldığı, insanlara varlıkları ölçüsünde değer biçildiği, fedakârlığın enâyilik olarak algılandığı, ma’rufun nehyedilip, münkerin teşvik edildiği bir dünyada, yerin altının üstünden hayırlı olduğunu unutmamalısın.

Aklını kimseye emanet etmemelisin. Allah’ın sana bahşettiği her nimeti hakkını vererek kullanmak zorunda olduğun gerçeğini ıskalamamalısın. Hakk’ın hatırını âli tutmalısın. İcabında akıntıya kürek çekmek zorunda kalabilirsin; yılmamalısın.

Efendimiz’in (s.a.v) ahlâkını soranlara Hz. Aişe’nin verdiği, “O’nun (s.a.v) ahlâkı Kur’an’dı” cevabını asla aklından çıkarmamalısın. Allahsız bir dünyanın aynı zamanda ahlâksız bir dünya olduğunu iyi bilmelisin.

Uzun yolculuğunda beşer hiçbir dönemde bugünkü kadar bencilleşmemişti. Diğergamlık bize darılalı çok zaman oldu. İnsanların çoğu (Kur’anî ifadesiyle ekseru’n nâs) behimî arzuların esaretinde bir hayat yaşıyor. Zannediyorum bu durum seleflerimizi kabirlerinde rahatsız ediyor; ihtimal, şühedâ mahzun bugün. “Ey nesl-i cedîd” hitabına muhatab olan bizler bu işin hakkını veremedik. Nöbeti devralacak olan sizlere çok iş düşüyor.

Ne o lafı çok mu uzattım acaba? İnsan, muhatabı evladı olunca ne kadar da hissîleşiveriyor. Seninle bir baba oğul olarak karşılıklı oturup konuşacağımız günler de gelecek inşaallah. Onun için belki de sözü şimdiden tüketmemeliyim.

Bazen bir cümle ile insan çok şey söylemiş olur ya! Hani bazı sözler vardır; onu sarf ettiğinde bir yığın laf etmekten seni kurtarıverir. Bu zâviyeden kısa ve öz bir nasihatle bitireyim yazdıklarımı:

Uzun söze gerek yok; sen sadece, adını taşıdığın Zât’a (s.a.v) lâyık olmaya çalışmalısın.