Bayram ve Sakal

MURAT TÜRKER                                                              15.10.2008

Nakib el-Attas, değerli çalışması “İslâm ve Laisizm”de, dünyevîleşme rüzgârına direnmek yerine ayak uydurma yolunu seçen Hıristiyan teologlarının yaşadığı yozlaşmayı çok güzel özetleyen E.L.Mascall’ın şu sözüne yer verir:

“Bu adamlar dünyayı Hıristiyanlaştırmıyorlar; Hıristiyanlığı dünyevîleştiriyorlar.”

Aydınlanmacı ve pozitivist dünya görüşünün gemi azıya aldığı o meş’um vasatta, önce “Tanrı’yı” öldüren (!), daha sonra da toplumsal hafızadan dinî tüm tezâhürleri kazımaya yeltenen bu lâdinî rüzgâra karşı koyması beklenen Hıristiyan din adamları, el-Attas’ın ifadesiyle ‘arzı salgın gibi kaplayan bu yeni dalgaya teslimiyet çağrısı yaptılar.’

Çünkü böyle sürükleyici bir akıma karşı koyacak gücü, ne kendilerinde, ne de temel imânî umdelerinde görebiliyorlardı.

Akıntıya direnmekle akıntıya kapılmak arasında muhayyer kalan ve tercihlerini ikincisinden yana belirleyen bu mâkule, Batı’da cereyan ve deveran eden gidişata paralel durmanın en akıllı seçim olduğuna inanıyordu.

Ve zamanla, “Laisizmin İncil ile çelişen bir yanı yoktur; hatta kaynağı bizatihi İncil’dir. Onun için Hıristiyanlık, laisizme, sekülarizme karşı koymak yerine bu yeni gelişimi kendi özünden neş’et etmiş saymalı ve hüsn-ü kabul ile karşılamalıdır” yaklaşımına demir atacak kertede irtifa kaybettiler.

Belki de sürecin en önemli kavşağında en temel tıkanıklığı yaşadılar: Ellerindeki dinî metinlerle, yedeğine girmeyi kabul ettikleri nevzuhur akımın uzlaştırılamayacak ölçüde farklı olduğunu gördüler.

Geleneksel Hıristiyan teolojisi, bu yeni dünya pratiğine direniyordu ve önlerinde bu türden aşılması zor bir problem duruyordu.

Fakat çok geçmeden bunun da bir çözümü olduğu fark edildi.

Evvela 19. yüzyıl Alman ilahiyatçısı Adolf von Harnack ve âvânesi, Hıristiyanlığın dehellenize edilmesi (Helenistik etkilerden arındırılması) gerektiği düşüncesini gündeme getirdi. Onlara göre ilk Hıristiyan metinlerin Yunanca olması, din-akıl ilişkisi bağlamında fevkalâde karmaşık sorunlar doğuruyordu.

Dewart ve takipçileri de, Hıristiyanlığın dehellenizasyonuyla beraber, mitolojik unsurlardan da soyutlanması gerektiğini savunmaya başladılar.

Özetle, Kilise’nin mutlak hâkim olduğu teokratik yönetim modeli, süreç içerisinde yerini, dünyevî yönetim ile Kilise’nin ayrıştığı ikili yapıya terk etti.

Ancak bu yeni durum da çok uzun süre etkinliğini koruyamadı. Çünkü Kilise, zamanla bu raddeye kadar gerilemiş statüsünü de kaybetti.

El-Attas’ın deyişiyle ifade edelim: “Günümüzün laik Batı ülkelerinde Kilise’nin oynayacağı hiçbir önemli sosyal ya da siyasî rol kalmamıştır.”

Kısaca özetlediğimiz bu vetire, acaba zihnimizde bazı tedâilerin oluşmasına neden oldu mu?

Ben bu seyri müşahede ettiğimde, zihnim, Efendimiz’le (s.a.v) güzîde ashabı arasında cereyan eden bir muhâvereye uzanıverdi: Efendimiz (s.a.v), ashâbına, “Karış karış, arşın arşın sizden öncekilerin yollarına uyacaksınız. Hatta onlar bir keler deliğinden girse, siz de gireceksiniz” buyurmuştu. Sahabe’nin, “(Bizden öncekilerden maksat) Yahudiler ve Hıristiyanlar mı ey Allah’ın Resulü?” tarzındaki sorusuna da, “Onlar değilse kim?” cevabını verecekti. (el-Buhârî, “Enbiyâ”, 51; Müslim, “İlim”, 6; Ahmed b. Hanbel, II, 327, 450, 511…)

İki dinin seyri ve sâliklerinin tutumları arasında bire bir ölçüde ayniyetten söz edilemese de, dünyevîliğe uzanan köprülerin aynı zemine inşâ edilmiş olduğunu esefle kaydedelim.

Hıristiyanlığın, hâkim Batı paradigması karşısında mâruz kaldığı yenilgi psikolojisini savuşturmaya azmedenler, çözümü Helenistik ve mitolojik unsurlardan tecerrüd etmekte bulmuşlardı.

Bir bakıma başarılı da oldular.

Artık Batı’da, beşerin sosyal hayatına yön vermeyen, dünyaya müdahale yetisini kaybetmiş, günden güne mânevî yönlerinden kopan insanlığın gidişatına itirazı olmayan bir din telakkisi soluk alıyor.

Bugün Avrupa’yı dolaşanlar, dinin insan hayatında folklorik ölçüde bile karşılık bulmadığını gözlemliyorlar. Dünyevîleşmenin Batı dünyasındaki fitilini ateşleyenler ve Hıristiyanlığı da bu lâdinî perspektife adapte edenlerden geriye, inançsızlık buhranında kıvranan bir toplumdan başka bir şey kalmadı.

Hıristiyanlıkla arasında -muharref olmadığı için- ‘mâhiyet’ farkı bulunan İslâm’ın sâliklerinin de aynı dünyevîleşme rotasını izliyor oluşunu bir kenara not ediniz.

Hıristiyan ilahiyatçıların, karşılarına Batı medeniyeti dikildiğinde, teslim bayrağını çekmekten başka yapabilecekleri bir şey yoktu. Çünkü Pavlus’un şekillendirdiği teolojik altyapının bu yeni akıma direnebilmesi, hakikatten kopukluğu nedeniyle imkânsızdı.

Fakat biz Allah indinde “tek Hak Din” olan İslâm’a tâbi mü’minleriz.

Bizim aynı yenilgi ve çaresizlik psikolojisine kapılarak sekülarizme dümen kırmamız, her şeyden çok hakikati rencide eder.

Bugün neo-modernist ilahiyatçılar, İslâm’ın çağa ayak uydurması adına, bu dinin temeline harç katan her dinamiğin üzerine şüphe tohumları atmaktan imtinâ etmiyorlar.

“Kur’an İslâm’ı”, “Sünnet’in korunmuş olmaması”, “Yeni bir fıkıh müdevvenâtı ihtiyacı” türünden terkip ve yaklaşımların yedeğinde, bu ümmetin din algısının zeminini tümden dönüştürmeye yönelik çabalara işlerlik kazandırılmaya çalışıldığı ehlinin mâlûmudur.

İnancının temel ilkelerini masaya yatırmaya azmetmiş bu nevzuhur telakki, aynı yoğunlukla berdevam olursa, birkaç kuşak sonra, dinle bağı sıradan bir Hıristiyan bireyden daha fazla olmayan müslüman kuşaklar arz-ı endam edecek.

Ramazan Bayramı dolayısıyla gittiğim memleketimde, sakallı hâlimi görüp “Ooo hacım nasılsın?”; “Murat Bey hacı olmuş da haberimiz yok!” türünden ironik (!) göndermeler yapan ‘dindar’ akrabalarım, bana bir tehlikenin alârm verdiğini ihtar ettikleri için bu satırları kaleme alıyorum.

Artık şuna iyice inandım: Biz, tasavvuru yâd eller tarafından belirlenen ve hâdisata kendisine öğretildiği zâviyeden bakan âhir zaman fertleriyiz.

Ve maalesef müslümanların kahir ekseriyetinin zihninde, dünya hayatına yön vermeyen bir din telakkisi barınıyor.

Son sözü Akif’e bırakayım:

“Kaç hakiki müslüman gördümse, hep makberdedir / Müslümanlık bilmem amma galiba göklerdedir.”