Başörtülü Bayanların Bildirisi ve Asıl Zayıf Noktamız

MURAT TÜRKER                                                              27.02.2008

Önce iki alıntı yapmam gerekiyor:

Birincisi, 12 Şubat 2008 tarihli Taraf’ta yayımlanan Yasemin Çongar’ın yazısından.

Çongar, yirmi yıl önceki Mülkiye anılarından söz ediyor. Üniversite bünyesinde, özgürlük temalı hareket eden, sol görüşlü öğrencilerin ağırlıklı olduğu bir dernekten bahis açıyor:

“O günlerde ben ve benim gibi dernek yöneticiliği yapan birkaç arkadaş bu mesafeyi aşmak gerektiğine inandık. (Dindar gençlerin, bu sol tandanslı derneğe mesafeli durduklarını kastediyor. M.T.) Başörtülü öğrencilerin üniversiteye alınmasının önündeki engelin kalkması için ne yapabileceğimizi konuşmaya başladık. Bu arayış dernekteki birçok kişinin tepkisini çekti; ‘Başörtüsü bizim talebimiz değil ki’ diyorlardı. Tepkiye rağmen, Kamu Yönetimi’ndeki dindar gençlerle öğrenci derneğindeki solcu gençler beraber oturup plân yaptık. Uzun toplantılar sonrasında, dernek üyesi olsun olmasın, muhafazakâr olsun olmasın geniş bir öğrenci kesiminin başörtüsü yasağına karşı birlikte eylem yapmasını sağladık.

“Sanki bir eşik aşılmıştı. Ya da ben öyle ummuştum. Başörtüsü yasağına karşı eylemin ardından başka alanlarda da dindar öğrencilerle ortak bir ses bulabileceğimizi sanmıştım.

“Olmadı. Benim gazetecilikle iç içe geçen uzatmalı öğrencilik yıllarım boyunca, dindar arkadaşlarımızı YÖK’ün başörtüsü yasağı dışındaki uygulamalarına karşı ses çıkartmaya, demokratik ve özerk bir üniversite talebi kapsamındaki diğer talepleri sahiplenmeye ikna edemedik.”

Buraya bir mim koyalım ve ikinci iktibasa geçelim. 14 Kasım 2007 tarihli Sabah’ta Emre Aköz, katıldığı ‘Kemalizm’ konulu bir panelde Ömer Laçiner’in aktardığı bir ‘hatıra’ya yer veriyordu. Aköz’ün bu yazısı üzerinde bir hayli yazılıp çizildiğini biliyorum. Ancak ilgili kısmı buraya da almam gerekiyor:

“Laçiner’in anlattığı anı gerçekten ilginçti: 1970’lerin başında, diğer solcu arkadaşlarıyla birlikte tutukludur… Derken cezaevine bir grup Nurcuyu ite kaka getirirler… Bir iki gün sonra bağırışlar çağırışlar arasında Nurcular avluya çıkarılıp dövülür. Tabii solcular hemen olaya itiraz eder. Ne olmuştur da Nurcular dayak yemiştir? Cezaevi yönetimi Nurcuların kaldığı koğuşa bir Atatürk portresi yerleştirmiştir. Ama bunu öyle bir yapmıştır ki portre kıbleye asılmıştır. Nurcular namaz kılarken Atatürk tam karşılarına gelmektedir. Nurcular portreyi indirmekten çekindikleri için namaz sırasında bir bezle örter. Cezaevi yönetimi ise tam da bunu beklemektedir. Verir sopayı Nurculara. Solcular olayı öğrenince, ‘Olmaz böyle şey, adamların inancına nasıl müdahale edersiniz’ diye bastırır. Maraza çıkmaması için cezaevi yönetimi portreyi kaldırmaya ya da başka bir yere asmaya razıdır. Ancak Nurcular birden tavır değiştirir. ‘Ne yapalım, madem yönetim öyle uygun gördü, portre kalsın’ deyiverirler. Bunun üzerine, solcuların temsilcileri fena halde bozum olarak kendi koğuşlarının yolunu tutar.”

Evet, her iki alıntı, yaşanmış olaylar üzerinden, sol eğilimli şahısların ‘öteki’nin özgürlüğü konusundaki duyarlılığına rağmen, dindar kesimin sadece ‘kendine özgürlükçü’ olduğu iddiasını öne çıkarma noktasında ortaklaşıyor.

Aköz’ün makalesinde buna ek olarak, Nurcuların teslimiyetçi ve pasif bir duruşu ihtiyâr ettiği yönünde, genellemeye kaçan bir yaklaşım da seziliyor.

Bu meseleler aslında öteden beri konuşulan şeyler.

Hatta şu son dönemde gündemin en üst sıralarına oturan ‘başörtüsü’ konusu bağlamında, sayılarını tam hatırlayamadığım sayıdaki mesture bayanın deklare ettiği ‘demokrasi manifestosu’ da bir hayli ses getirdi.

Başları örtülü bu bayanlar, özetle, Kürtlerin, Alevîlerin ve azınlık vakıflarının özgürlükler adına dillendirdikleri talepler yerine getirilmeden, YÖK kaldırılıp 12 Eylül anayasası ilgâ edilmeden ve 301 dâvâsı sonuçlandırılmadan ‘mutlu olamayacaklarını’, imzaladıkları ortak bir bildiri ile ifade ettiler.

Ve elbette bu deklarasyon, liberal kanatta şâyân-ı takdir bir açılım olarak, mutlulukla karşılandı. Sonunda, dindar kesimin de özgürlüklere çifte standardın ağına takılmadan yaklaştığını görebilmişlerdi!

Bu mevzuda müslüman câmiâda bir kafa karışıklığının cârî olduğunu söylemek pek yanlış olmasa gerek.

Kimilerimiz, kendi özgürlüklerimiz konusunda titizlenirken, başka eğilimden insanları özgürlük alanındaki tıkanmalarında yalnız bırakmayı bir çifte standart olarak değerlendiriyor ve ilkeli olabilmek adına dinin çizdiği sınırları zorlayan bir pozisyona savruluyorlar.

Özgürlükler bahsinde bize destek olan sol ve liberal kesimler nazarında ‘omurgasız’ bir görüntü vermenin, müslüman ahlâkına mugâyir olduğunu düşünen ve bu nedenle bir tür ‘özgürlük diyeti’ ödemeyi savunmak durumunda kalanlarımızın sayısı hiç de az değil.

Mezkûr bildiriye destek veren bayanların hangi amaçla hareket ettiklerini bilemeyeceğim için bir yorum yapamam ama bu devirde, ‘birey’ ve ‘özgürlük’ vurgusunun bu kadar kuvvetli hissedildiği bir vasatta, sadece kendi özgürlüklerinin müdâfii görünmenin izah edilemezliği mi bu bayanları özgürlük yelpazesini bu kadar geniş tutmaya mecbur etti; doğrusu bu soru fazlasıyla zihnimi kurcalıyor.

Çünkü bildiriyi incelediğinizde, eşcinsellerin haklarından tutun da, zorunlu din derslerinin kaldırılmasına kadar çok geniş bir sahada kalem oynatıldığını görüyorsunuz.

Bahsini ettiğimiz bu yaklaşım, mütedeyyin kesimlerde varlığını hissettiren kafa karışıklığının bir boyutu.

Diğer kutupta ise, hâdisâta ilkesel değil de pozisyonel yaklaşan, ‘müslümanın menfaati’ vurgusuyla oportünizmin sularına yelken açan bir anlayış konuşlanmış vaziyette.

Hakikati işine geldiği gibi eğip büken gerçekten kendine demokrat bir kitlenin varlığı da göz ardı edilemeyecek ölçüde âşikâr…

O halde nasıl bir tavır takınacak modern devrin müslümanı?

1. Bize göre ilk yapılması gereken, her mevzuda bize rehberlik eden ‘denge’ olgusuna yaslanmak olacaktır.

Bir kere süratle, dinin tebliğ ettiği ahkâmı yaşamanın, bir ‘insan hakkı’ ve ‘bireysel özgürlük’ olarak öne çıkartıldığı algıdan kurtulmamız gerekir. Bu çerçevede daha önceki bir yazımızda şunları dile getirmiştik:

“Başörtüsü yasağına, insan hakları temelinde yaklaşmanın müslümanlar için yanlış bir seçim olduğu artık anlaşılmış olsa gerek. Başörtüsü ve benzeri uygulamalar, dinî terminoloji kullanıldığında, karşılığını ‘şeâir’ kavramında bulur ve ‘şeâir’, basit bir insanî tercihle aynı kefeye konulamayacak kadar bağlayıcıdır.

Biz dinî tercihlerimizi insan hakkı ve davranış özgürlüğü temelinde savunmaya devam ettiğimiz sürece, bu konuda bize destek çıkan bazıları da, kendi savundukları serbestlikler konusunda onlara arka çıkmamızı isteyeceklerdir.

Yani bize bir özgürlük sorunu olarak gördükleri başörtüsü yasağında destek olanlar, mesela bir başka özgürlük alanı olarak nitelendirdikleri eşcinsellik mevzuundaki serbestlik taleplerine de ilkelilik adına bizim sahip çıkmamızı bekleyeceklerdir.

Oysaki başörtüsü dinî bir emirdir ve dinî alandaki emirler, beşerî ve dünyevî tercihlerle aynı düzlemde ele alınamazlar; çünkü arada ‘mâhiyet’ farkı vardır.

Dolayısı ile dinî tercihlerin yasaklanamayacağı, ‘davranış özgürlüğü’ değil ‘dinî bağlayıcılık’ temelinde dile getirilmelidir.

Yoksa başörtüsü konusunda bize arka çıkanlar, sözgelimi ‘nikâhsız yaşamanın serbestliğini savunma diyeti’ni bizden talep etmeye devam edeceklerdir.”

2. Liberal-sol entelektüellerin muhtemel ithamlarından kurtulmak için bazı kesimlerin olmadık taleplerini destelemek zorunda olduğumuz inancının temeli yok. Zaten ilkelilik, sözgelimi başörtüsü serbestisini savunurken, eşcinsellerin isteklerine de sahip çıkmak demek değildir. İlkeli olmak bayraktarlığını yaptığımız tüm değerleri herkes için savunmak demektir. Örneğin adalet ve dürüstlük her dâim zikrettiğimiz olgularsa, bunu kendi dışımızdakilere de şâmil kılmak ilkeli bir pozisyonu ihtiyâr ettiğimizin nişânesi olacaktır.

3. Bu nedenle günümüz müslümanının zayıf noktası da, toplumda seslendirilen tüm hürriyet taleplerine arka çıkamamak değildir. Böyle bir mecburiyetimiz yoktur; bizim değer yargılarımızı İslâm belirler.

Ancak bizim yumuşak karnımız oportünist tavırlarımızdır.

Zayıfken savunduğumuz değerleri güçlüyken ıskaladığımız için bir imaj sorunu yaşıyoruz.

Üç beş liberal aydının gözüne girmeye çalışmaktansa, türlü atraksiyonlarımıza şâhit olduğu için bizden uzaklaşan mütehayyirleri alalım gündemimize…

Kendimiz için savunduğumuz bir değeri başkaları için yok sayma ‘kurnazlığı’ndan vazgeçelim…

Bu işte dengesizliğin bir kutbu dinin sınırlarını zorlarcasına diyet ödeme moduna girmekse, diğer kutbu da, hakikate hesaplı yaklaşıp, kendimiz için istediğimiz bir şeyi başkaları söz konusu olduğunda görmezden gelmektir.

Burada oportünizm ve diyetçiliğin ağına takılmadan bir muvazene kurulacaksa, bu ilkeliliği şiar edinmekle sağlanabilir.

Umarım asıl zayıf noktamızı bir an önce fark ederiz.