Ayrışmaya Övgü

MURAT TÜRKER                                                              26.09.2008

Bilkent’te inşâ edilen bir câmide, gayr-ı müslimlerin ibadetine tahsis edilmek üzere kilise ve sinagog bölümleri teşkil edildiği haberleri yansıdı basına…

İmam Hatip Liselerinin son sınıflarında okutulan ‘Karşılaştırmalı Dinler Tarihi’ derslerinde kendi inançlarını anlatmak üzere papaz ve haham görevlendirilmesine yönelik bir projenin gündemde olduğunu da bir kenara not ediniz.

“Bizim, onların memleketlerinde İslâm’ı anlatmamıza izin vermelerini istiyorsak, bu ülkede de onların kendi inançlarının propagandasını yapmalarına itiraz etmemeliyiz.” yaklaşımı, o niyetle ortaya konmasa da, İslâm’ı ‘dinlerden bir din’ suretine sokan çabaların ekmeğine yağ sürüyor.

Mesele, mütekabiliyet söylemini kaldırmayacak ölçüde ehemmiyetlidir.

İslâm yegâne hak dindir ve onu bu konumundan tecrid etmeye dönük temâyüllere hız verenler maalesef nice zamandır içimizde arz-ı endam ediyor.

Şunun altını ısrarla çizmekte yarar var: Efendimiz (s.a.v), ümmeti ile Ehl-i Kitab arasında cârî olması gereken bir ‘ayrışma’ya sürekli dikkat çekiyordu ve onun bu meyândaki telkinleri, kılık kıyafet telakkisinden tutunuz, zaman-mekân kavrayışına kadar devr-i Risâlet penâhiden bu tarafa mü’minlerin hayat algısına yön veriyordu.

Gayr-ı müslim güruhla ayrışmaya dayalı bu ilişki biçiminin ‘kaynaşma’ya doğru evrilmesi, bu ümmete modern zamanların armağanıdır!

‘İfade özgürlüğü’, ‘herkesi kendi konumunda kabul etme’ türünden argümanların yedeğinde ilerleyen bu süreç, -amaçlamasa da- içimizdeki ‘hakikatin biricikliği’ algısını zayıflatıyor.

Gayr-ı müslimlerden her hal ve tavırlarıyla ‘farklı’ olmayı şiar edinen seleflerimizin rağmına, hayatlarımız her geçen gün biraz daha fazla gayr-ı İslâmî tasarruflara yelken açıyor.

Bugünün müslümanlarının kahir ekseriyetinin gündeminde Ehl-i Kitab’a benzememe gibi önemli bir dinamik bulunmuyor.

Çevrenize şöyle bir nazar ediniz: Ayrışmamız gerekenlerle bu ölçüde iç içe oluş terviç edileli beri, çocuklarımız hayatı bir gayr-ı müslim yordamıyla kavrıyorlar…

Ehl-i Kitab’ın da ehl-i necat olduğuna dâir ‘sapkın’ görüş, daha fazla zihinde kabul görmeye başladı…

Bir mü’mini, sâir din sâliklerinden farklı –ve tâbiî ki üstün- kılan ayrım noktaları artık daha hızlı berhava oluyor.

Bir izâfîlik söylemine hakikati kurban ettiğimizin farkına varamıyoruz.

‘Câminin yanına kilise ve havra’ tasarımına gönül eğdirenler, ecdâdımızdan da benzer örnekler vererek yaklaşımlarını refere etme gayretindeler.

Bir yönüyle doğru olan bu tesbit, sadece ecdâdımızın var olan bir kilisenin yanına câmi açtığını, bizim câmimizin dibine bir Ehl-i Kitab mâbedi kondurulduğuna dâir bir misale rastlanılamayacağını ıskaladığı için eksiklikle mâlûldür.

Fethedilen bir beldede, gayr-ı müslim unsurların mevcut ibadethânelerine dokunulmamış, sadece en büyük/sembolik yapı câmiye çevrilmiş ancak bununla beraber yeni bir kilise/sinagog açılmasına da müsaade edilmemiştir.

‘Din müntesipleri arasındaki’ diyalog algısına prensipte itirazımız yok ama bu söylemin hâli hazırda gelmiş olduğu noktada kayda değer sorunlar yaşanıyor.

Bu topraklarda bilhassa 19. yüzyılda İngilizler eliyle yürütülen misyonerlik görünümlü ifsad faaliyetlerini bilmeyen mi var?

İçimize saldıkları mühtedî görünümlü ‘sömürge ajanları’ mârifetiyle meydana getirdikleri itikâdî sapmalara bugün de tanık olmayacağımızı kim garanti edebilir?

Hem misyonerlik teşkilâtı sanıldığı kadar mâsum mudur?

İslâmî tebliğ ameliyesinde sadece mütehayyirleri haberdar etmek esasken, Pavlus’un teorisyenliğini yaptığı Hıristiyan teolojisinde, ‘ne pahasına olursa olsun’ muhatabı Hıristiyan yapma gibi gayr-ı insanî bir duruşun sahiplenildiğini görmezlikten gelebilir miyiz?

Bu ‘ne pahasına olursa olsun’u bize çok iyi resmeden Afrikalı bir devlet adamının “Misyonerler ülkemize geldiğinde, onların elinde İncil, bizim ise uzayıp giden verimli topraklarımız vardı. Artık bizim elimizde İncil, onların ellerinde ise topraklarımız bulunuyor!” şeklindeki sözlerini duymayan kaldı mı acaba?

Fener Rum Patriği’nin Avrupa Birliği’ne yazdığı bir mektupta, yılda bir kez Ayasofya’da âyin için destek koparmaya çalıştığını yazdı gazeteler…

Bizim yersiz bir düşman paranoyası ile hareket ettiğimizi düşünenler, Fatih’in o rikkatli vasiyetini tahattur edip, bir de meseleye bu zâviyeden baksınlar!