Artık Rahat Bıraksanız!

MURAT TÜRKER                                                              30.05.2007

Türkiye’de solun muhafazakâr, statükocu ve değişime kapalı bir duruşu benimsediği, sağın ise genel itibariyle yeniliğe açık, özgürlüğe ehemmiyet veren bir mevzide konuşlandığı, basında muhtelif kalemlerce çokça dile getirilen bir konudur. Aynı yazarlar, ‘bize özgü şartlar’dan söz açtıklarında, dünya solunun temsil ettiği değerlerin ülkemizde sağa tekabül ettiğine; Türkiye’deki ana akım sol politik çizginin ise sosyal adalet, ifade özgürlüğü gibi evrensel insanî değerlerin temsiline değil, statükonun muhafazası misyonuna soyunduğuna işaret ederler.

Son dönemlerde yaşadıklarımıza bakıldığında, bu tesbitlerin yanlış olmadığını görmek mümkün olacaktır.

Bugün halka değil devlete yaslanan, özgürlük meselesine çifte standardı tedâi ettiren anlamlar yükleyen, kalabalıkların değerleri ile imtizaç edememiş, yaşam tarzına müdahale edileceği kaygısının arkasına saklanarak başka yaşam tarzlarını kısıtlamakta beis görmeyen nevzuhur bir sol anlayış, bu topraklarda hükümfermâdır.

Mustazafların değil muktedirlerin yanında konuşlanan bir soldur payımıza düşen…

Ve maalesef aslî işlevinden tecerrüd etmiş bu tür bir sol tasavvur, demokratik zenginliğe dönük kendisinden beklenen katkıyı sağlayamamakta; insan hakları ihlâli, gelir dağılımı dengesizlikleri gibi sorun teşkil eden mevzularla mücadeleyi kimi sağ politikaların inhisarına terk etmektedir.

Oysa hakkıyla temsil edilebilir olduğunda, sol eğilimlerin de düşünsel vasata katkı sağlayacağı bir vâkıadır. Fakat ne yazık ki câri yaklaşım, solun protest kültürünün idare edenleri intibaha getiren işlevinin, demokrasi geleneğine kazandıracağı artılardan ülkeyi mahrum eden bir pozisyon üretmektedir.

Mamâfih, solun yaşadığı bu düşünsel ve teorik zâfiyet, hak etmediği ölçüde sağa siyasî katkı sağlamakta, müntehiblerin sağ politikaları hakkıyla değerlendirme hasleti gitgide aşınmaktadır. Sağ etiketli siyasî yapılanmalar, kendilerine çekidüzen vermek için özeleştiri mekanizmalarını işletecekleri yerde, solun temsilcilerinin yanlışlarından nasılsa istifade edecekleri düşüncesiyle hareket etmekte ve genellikle çok az olumlu icraatla bile halkın tercihine mazhar olmaktadırlar.

İktidar partisinin birçok eleştirilecek yönünün bugün seçmen tarafından dikkate alınmadığı ve sağa akan sola tepki oylarının varlığı bu açıdan mânidardır.

Tüm bunların yanında, ülkeyi demokratik teâmüllerin işlevini kaybettiği bir atmosfere zorlayan; siyaseti, siyaset dışı müdahalelere açık hâle getiren; bütünleşme değil kamplaşma merkezli bir politik üslûbu tercih eden ve gerilime prim veren bir izlek takip eden mezkûr sol anlayışın en büyük zararlarından biri de, daha sahih bir toplum tasavvuruna geçit vermemesidir.

Daha sahih bir toplum tasavvuru derken, fanatizm ve militanlığın kol gezmediği, farklı ve hatta aykırı görüşlere de müsamaha ile yaklaşan fertlerden müteşekkil, tüm katmanları arasında hoşgörünün temel alındığı ve hukukun üst değer olduğu bir birlikteliği kastediyoruz.

Bugün Türk entelijansiyasının en önemli işlevi, geniş toplum yığınları içinde daha uzlaşmacı, daha mûtedil ve özgür düşünen bireylerin sayısını artırmak olmalıydı.

Hâdiselere hisleri ile değil mantığı ile yaklaşan; duruşunu, düşman bellediği bir ‘öteki’ üzerinden kurgulamayan; tarz-ı telakkisini itidal zemini üzerine oturtan; adalete sadâkati en temel görev addeden nesillere vücut vermek, bu ülke münevverlerinin birinci vazifesi değil miydi?

Ama gelin görün ki, bugün, demokrasinin temel lâzımelerini tahkim etmekten, kuruluşu üzerinden seksen dört yıl geçmesine rağmen Cumhuriyet’in içeriğini tartışmaktan, bahsini yaptığımız bu temel işleve sıra gelememektedir.

Toplumda daha sağlıklı bir zihinsel tasavvur ikame etmesi gereken münevverlerimiz, birilerine demokrasinin alfabesini hatırlatmakla, ifade özgürlüğünün kaçınılmazlığını dile getirmekle, ‘halka rağmen’ olan Cumhuriyet telakkisini tashih gayretiyle meşguldürler.

Bu coğrafyada birileri illâ gerici olarak adlandırılacaksa, bu meş’um fiilin fâilleri, bu ülke aydınını, zihnî mesâisini bu tür beyhûde işlere teksif etmek zorunda bırakanlar içinde aranmalıdır.

Hâlihazırdaki politik sol üslûbun ülkeyi getirdiği nokta, bir de bu gözle değerlendirilmelidir. Bugün eli kalem tutanlar, hâlâ demokrasi kültürü, parlamenter rejimin temel koyucu kavramları, birlikte yaşamın gerekleri, insana ve düşünceye saygı gibi Batı toplumlarının yüzyıllar önce hallettiği meseleleri muhkemleştirme derdindedirler. Hâlâ millet irâdesinin üstünlüğü, militarizmin arkaikliği, darbelerin anakronikliği üzerine yazılar okuyoruz. Toplumu görüşleri ile aydınlatacak nice dimağ, el’an, kendisine ayrılan sütunlarda, çoktan aşmış olmamız gereken sorunlarla boğuşuyor.

Bu nedenle yol alamıyoruz.

Halbuki ortada, fikrî altyapısının zenginleştirilmesi gerektiği âşikâr nesiller var.

Geri kalmışlık, fikirde taassub, kesin inançlılık, militanca bağlanmalar, ufuk darlığı günümüz gençliğinin yaka paça olduğu sorunlar olarak karşımızda duruyor.

Ve maalesef onlara yol gösterip ışık tutacak –yönlendirecek değil– beyinler, hâlâ ülkenin normalleşmesi adına zihnî efor sarf etmek zorunda olduklarından, bu aslî fonksiyonlarını bir türlü icra edemiyorlar.

Birileri bu ülkenin enerjisini beyhûde işlerle hebâ ediyor.

Toplumda kamplaşma meydana getirecek argümanlarla kendini ifade edenlerin tahribâtını izâle etmeye çalışanlar, enerjilerini, yeni bir şeyler inşâ etmek için değil, yıkılanı yeniden yapmak için harcıyorlar.

Ülke vakit kaybediyor.

Düşünce dünyamız zihnî patinaja mahkûm ediliyor.

Eğitimsizlikten yakınanlar, eğitim alıp akademisyen olan insanların neden ilme yeni açılımlar getirmek yerine, insanların kılık kıyafeti ile uğraşmak zorunda bırakıldığı konusunda sessiz kalıyorlar.

Düşünsenize, fikirleri ile nice teorik sorunun önüne geçebilecek, toplumun dinamik kesimi olan gençleri, fikrî olgunluğa yaraşır bir zihnî irtifaya yükseltecek bazı akademisyenler, insanların yaşam tercihlerini kendilerinin özgürce belirlemesi gerektiği üzerine makaleler kaleme alıyorlar.

Esas kalem oynatmaları gereken alanlar ise sahipsiz kalıyor.

Kitleleri olumlu yönde dönüştürecekler; bu bedevî anlayıştan toplumca sıyrılmamızı sağlayacaklar ama birileri rahat bırakmıyor ki!

Nice cevval zihni âtıl hâle getiriyoruz elbirliği ile…

O kahrolası kısır döngü, hep aynı basit meseleleri çıkarıp duruyor önümüze…

Oysa bir yandan aramızda, ufku alabildiğine geniş ve dünya algısı olabildiğince sahih o kadar çok dimağ var…

Bir yandan da, bu dimağlardan mahrum, kendisini hâdiselerin seyrine bırakmış, doğru ile yanlışı tefrik edemeyen, değerlerine aklı ile değil duyguları ile rabtolmuş, hayatın önüne çıkardığı sorularla boğuşup sağa sola yalpa yapan, gücü kutsayan ve şiddeti alkışlayan nice çaresiz insan var.

O halde yapılması gereken, bu iki kitleyi sağlam bir zeminde buluşturmak olmalıdır.

Bir yandan okuma teşvik edilmeli, diğer yandan da bu ülkenin fikir adamları rahat bırakılmalıdır. İnsanlara faydalı olabilmeleri için sun’î gündemlerle bu eşhas meşgul edilmemeli, ilmin üst değer olduğu bir fikrî vasat âcilen tesis olunmalıdır.

Yoksa bugünlerde herkesin diline doladığı gibi ‘bu gidiş iyiye değildir’.

Daha yaşanabilir bir dünya adına, hakikat ehli münevverlerin önü ivedilikle açılmalıdır.

Toplumun orta vâdede selâmeti buna vâbestedir.