Annelerimizi Çaldılar

MURAT TÜRKER                                                              25.07.2010

“Neden hâlâ şu eski-püskü eşyalara rıza gösteriyorsun?”

“Unutma, senin de bazı hakların var!”

“Hangi devirde yaşıyoruz canım!?”

“Kendini niçin ezdiriyorsun!?”

“Sen alttan aldıkça tepene binen çok olur!”…

vesaire, vesaire…

Evlerine ziyarete gelen bazı ‘çalışan’ bayanların, ev hanımı olan eşine bu türden sorular sorup, tavsiyelerde bulunduklarını duymuş, çok yakın bir gönül dostum…

İçimizde uç veren yozlaşmayı müzâkere ettiğimiz bir tren yolculuğunda, bir misal olarak zikretti bu meseleyi…

Hayır, ziyarete gelip türlü telkinlerde bulunan bayanlar ‘ehl-i dünya’ değillerdi; bilakis belli cemaatsel aidiyetlere sahip, muhafazakâr, mesture ve ‘tahsilli’ insanlardı.

Kendileri gibi bir diplomaya sahip olmayan; çocukları, eşi ve ev işlerinden ibaret bir yaşantısı olan arkadaşlarının ‘gözünü açmaya’ çalışıyorlardı.

Ziyaret edilen aileyi tanıyordum: Son derece mazbut, mahviyeti şiar edinmiş, tüketimin ölçüsüzce kamçılandığı modern zamanlarda kanaati bir ölçü olarak dünyalarına nakşeden, ellerindeki azı hiç yüksünmeden başkalarıyla bölüşecek kadar diğerkâm ortalama bir müslüman aile…

Maddiyatın bu denli merkezde olduğu talihsiz bir çağın dayattığı değer yargılarına direnen; gücün, paranın, nüfuzun iş yaptığı bir devrin fertleri oldukları halde, ‘küçük dünyalarında’ mutlu olmayı başarmış bir ‘eski zaman’ ailesi…

Yüreğinde ve hülyâlarında, varlıklı olmaya değil, helâlinden kazanmaya dâir hassasiyetler yaşatan; attığı her adımı “ya evlatlarımın boğazından kıl kadar haram lokma geçerse!” telaşıyla alabildiğine dikkatli atan; fedakârlığı yaşam biçimi hâline getirmiş, onurlu bir öğretmen baba…

Çocuklarının üzerine kol-kanat geren ve yuvası için çırpınan mü’mine ve sâliha bir anne…

Daha da ilginci, emsal ve akranlarından çok farklı bir şekilde, isteme ve tüketme anaforundan azâde kalabilmiş, eldekiyle yetinmesini bilen, modern zaman çocuklarının lügatinde olmayan ‘yok’un ne demek olduğunu idrak edecek olgunluğa küçük yaşta erişmiş, pırlanta gibi iki evlât…

Ben, ziyaret edilen aileyi tanıyordum; elbette mezkûr tavsiyelerde bulunan ehl-i din ve ‘çalışan’ bayanlar da tanıyorlardı.

İyi de, aynı olguya nazar ettiğimiz halde, ortada bu ölçüde bir bakış ve değerlendirme farklılığının olmasının izahı neydi?

Benim gıpta ile seyrettiğim bir aile modeli, üç aşağı beş yukarı hayatı aynı mânevî pencereden seyrettiğimizi düşündüğüm bu bayanlarda nasıl oluyor da bir ârıza durumunun habercisi olarak karşılık bulabiliyordu?

Yıkılası bir uygarlığın terakki şualarından gözleri kamaşan ehl-i din mâbeyninde uç veren yozlaşmanın boyutları, elimizde İslâmîliği müzâkere edilebilir tek müessese olarak kalan aile mefhumuna dâir algımızı bile ihata edecek kertede genişlemiş olabilir miydi gerçekten?

Bu sığlıkta ‘feminist’ söylemler, ehl-i din bayanların dünyasında, hem de başkalarına dikte edecek baskınlıkta mâkes buluyorsa, biz neyin münakaşasını yapıyorduk?

Genelleme yapılamasa da bir kısır döngü oluşuyordu: Başkalarının hidâyeti için mânevî hayatından fedakârlık yaparak sosyal hayata karışan kimi bacılarımız, bütün hücrelerine gayr-ı İslâmî unsurlar sızmış modern dünyaya ait refleksleri farkında olmadan içselleştiriyor, işin kötüsü bu model ve algıyı kendi aile yuvalarına transfer ediyorlardı.

Öyle ya; ‘dışarıda’ her vesileyle kadının da erkek kadar söz sahibi olduğu bir hayat modeli terviç ediliyor; ‘erkek egemen’ ve ‘ataerkil’ türünden etiketlerle yaftalanan her türlü yaklaşım tukaka ediliyordu.

Ve işbu durum sadece ehl-i dünya nezdinde değil, ehl-i din bağlamında da böyleydi.

Vetire, İslâmî ölçülerle harmanlanarak şekillenmiş geleneksel aile algımızı masaya yatıran ‘türedi’ bir söylemle başlıyor, seleflerimizden tevârüs ettiğimiz aile modelinin ‘çağdışı’ ve ‘tarihsel’ olduğu tesbiti üzerinden hızlanarak devam ve temâdi ediyordu.

Eve eşi kadar maddî katkıda bulunuyor olmak; onun gibi sabahın erken saatinde yorucu bir çalışma temposuna atılıp, akşam eşiyle aynı saatte eve dönüyor olmak türünden realiteler, kadına farklı bir aile içi dengenin lüzumunu ihtar ediyor, erkeğin üstte olduğu kadim aile içi hiyerarşinin pekâlâ sorgulanabilir olduğu tezinin elini güçlendiriyordu.

Bir de ‘şeytanın sağdan yaklaşması’ olarak nitelendirebileceğimiz, ‘dine hizmet ediyor olma’ duygu ve düşüncesinin, kadına farklı bir emniyet-i nefs telkin etmesi durumu mevzubahis idi; bu denli ulvî bir dâvânın hamelesi olmak, daha basit ve teferruata ilişkin hususlarda kişiye bir tür ‘sorgulanamazlık’ yaklaşımı ilhâm ediyor ve bu, aile fertlerine de teşmil olunan negatif bir yaklaşımı tetikliyordu.

Yapılan onca önemli iş ve hizmet, belki de şeytanın klasik iğvalarıyla, hayatın farklı alanlarında ve farklı sosyal ilişki ağlarında, kişide bir nüve hâlinde mevcut olan enâniyet hissini kamçılayarak, daha üst perdeden bir duruş belirlemeye ve daha tavizsiz bir pozisyon alışa müncer oluyordu.

Neticede ne mi oluyordu?

Kocanın da yemek yapıp, pantolon ütülemesinin bir iyi niyet ve paylaşımcılık olarak değil, ‘bayanın da eve ekmek getirmesi’ gerçeği üzerinden bir mükellefiyet olarak dayatıldığı ‘ilginç’ bir aile profili ortaya çıkıyordu.

Ailenin her ferdine onun fıtratına uygun vazifelerin tevdi edildiği geleneksel roller reddediliyor, bunun yerine herkesin kendi işini yaptığı bencil ve bireyci bir paylaşım modeli ikâme ediliyordu.

Bu nevzuhur modelde kişiler kudsî aile bütününü oluşturan fertler olarak değil, herkesin kendi dünyasını yaşadığı bireyler olarak karşımıza çıkıyorlardı.

Aile içi rollerin bu denli birbirine karıştığı bir yapının da sağlıklı bir seyir izlemesi pek muhtemel bir durum olarak görünmüyordu.

Kadim aile bağlarımızı kuvvetlendiren rol paylaşımı, modern kıymet hükümleri uğruna bu ölçüde keskince yok sayılınca da, süreç, birbirini takip eden boşanmalara, başkalarının yol göstericiliğine muhtaç halde yetişen çocuklara dâyelik yapıyordu.

Şimdi durum bu merkezde ise eğer, biraz durup bu seyrin encâmı hakkında düşünmeli değil miyiz?

‘Modern tasallut’ harîm-i ismetimize kadar sokulmuşsa, elini en mahrem daireye bile uzatmaya başlamışsa, ‘son kale’mize dahi ilişiyorsa, biz hangi müslümanlıktan söz ediyoruz ve sosyologlarımız hangi ‘dindarlaşmanın’ analizine soyunuyorlar?

Bize ambalajlanarak takdim edilen pespâye bir uygarlığın salvolarına boyun eğdik ne yazık ki…

Yenildik arkadaşlar!

Sosyal hayatımızı başkalarının tanzim ettiği realitesini geçin bi yol!

Artık aile düzenimizi bile ‘yâd eller’ şekillendiriyor.

Bu gayr-ı İslâmî refleks ve tavır alışların bizi esir aldığından şüphe edenler, ehl-i dinin gündelik, basit muamelelerine atf-ı nazar etsinler.

Daha çok da bayanlarımızda vücuda gelen ‘modern şaşılığı’ gündeme alsınlar.

Çünkü daha sonraki kuşaklarda meydana gelmesi mukadder görünen tahribatın analizini yapacak sosyologlar, faturayı muhtemelen, ‘anne’lerimizi elimizden alan bu meş’um savrulmaya çıkartacaklar.