Anlamamak, Yanlış Anlamaktan İyidir

MURAT TÜRKER                                                           14.06.2006

Bizler, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanların vitrinde ve göz önünde olduğu bir devrin, kafası karışık fertleriyiz. Çevremizde, kendisine sorulan her soruya verecek cevabı olan mebzul miktarda şaklaban mevcut…

Lügatlerinde ‘bilmiyorum’ diye bir kelime yok. Kamera karşısına geçtiklerinde pişkinlikleri had safhaya varıyor. İhtisas, branşlaşma gibi kavramlara aldırış etmiyor; önlerine gelen her mevzuda ahkâm kesiyorlar.

Onlara kızıyoruz. Peki niye? Belki ilmi ayağa düşürdükleri, belki “Âlimin ölümü, âlemin ölümüdür.” inancını taşıyan halkın gözünde ilmi değersizleştirdikleri için…

Bilgiyi, üç kuruşluk dünya menfaati uğruna, ‘pazarlama’ malzemesi hâline getirdikleri için belki de…

Her ne olursa olsun onlar, irfan geleneğimizde bir kırılmanın müsebbibidirler; bu nedenle de suçludurlar. Elbette, böyle ilmî disiplinden kopmuş bir ‘entelektüel’ zümrenin oluşumunda, toplumumuzun da payı vardır; bu noktaya bir mim koymalıyız.

Fakat biz, mü’minler olarak, her hadisenin hayra bakan yönlerini yakalamak mecburiyetindeyiz. Nice şer gibi görülen olaylar aslında bir hayrın habercisidir. Bir şey ya bizzat, ya da neticeleri itibariyle güzeldir.

Son aylarda gündemimizi işgal eden tartışmalara da, bu nazarla bakılması gerektiğini düşünüyorum. Birileri uzatılan her mikrofona konuşuyor, birileri seviyeden yoksun tartışma programları tertib ediyor ve bizim dünyamıza ait kavramlar üzerinden bizi biçimlendirmeye çalışıyorlar.

Böyle mülevves bir tablodan bile güzellikler devşirmenin yolu, kendi dünyamızda, kendi değerlerimizi, aklî ve naklî bir metodla daha sağlam bir zemine oturtmak için zihnî bir gayret göstermektir.

Bazen bir kavrama yeni bir bakış, doğrularımızı Kur’anî mihenge bir kere daha vurmamızı sağlayan yeni bir tefekkür, ufkumuzda çok farklı açılımlara vesile olacaktır.

Daha müşahhas ifade edebilmek için, ‘Kalvinizm’, ‘İslâm’ın kapitalizmle te’lifi’ gibi çok eski olmayan tartışmaları hatırlayalım. Üzerinde çok konuşuldu. Bediüzzaman-Kalvin benzetmeleri yapan nâdânlara rastladık. Birileri Müslüman kapitalistlerden söz etti.

Peki biz mü’minler, bu meş’um süreci hayra çeviremez miydik? Bence mezkûr tartışmalar, ne zamandır üzerinde kafa yormadığımız ve bu nedenle de aksamaları fark edemediğimiz bazı hususları tekrar gözden geçirmemize imkân sağlayabilirdi.

Mesela şöyle bir analiz yapıldı: “Bozulan, deforme olan şeylerin reforma ihtiyacı olur; İslâm’da bozulma muhal olduğundan, dinde ‘reform’dan söz edilemez. Yani İslâm’da ‘teceddüd’ değil, ‘tecdid’ mevzubahistir.”

Fakat bence devamı gelmedi. Oysa zihin dünyamızın da tazelenmeye ihtiyacı vardı. Her zaman kullandığımız için nazarımızda sıradanlaşan kavramların üzerindeki tozu bu vesile ile kaldırabilseydik maksat hâsıl olacaktı belki.

“Kamus namustur” diyen Cemil Meriç, sözcüklerin diline âşinaydı besbelli.

Bazı kelimeler vardır; zâhirî anlamıyla ele alınıp mânâsında derinleşilmediğinde ve bize esas söylemek istediği üzerinde kafa yorulmadığında istismara ve yanlış anlamalara konu olurlar. İşte tam bu noktada kavramların ihanetine uğrarsınız.

Farkında olsun olmasın; bugün ehl-i din, yanlış anlamaları ve ‘kavramsal istismarlar’ı bünyesinde barındırmaktadır ve bu bence aşılması gereken önemli bir problemdir. Kullana kullana eskittiğimiz ve yer yer aslî mecrasından uzaklaşmasına engel olamadığımız değerlerimizi ‘kurcalamanın’ zamanı gelmiştir.

Bir ‘istişare’ kavramını ele aldığınızda, gerçek anlam ile yüklenen anlam arasındaki fark küçümsenecek boyutlarda mıdır? Resulullah (a.s.m) ve güzîde ashâbı istişare deyince ne anlıyordu; biz ne anlıyoruz?

Uhud’a hazırlık hengâmında Allah’ın Elçisi (a.s.m) savunma harbinden yana olduğu halde, bazı müteheyyic sahabilerin istediği şekilde taarruzda karar kılınıyor. Vahiyle müeyyed Nebî, kendisi farklı düşündüğü halde, çoğunluğun reyini tatbik ediyor ve Uhud’a çıkılıyor. Yetmiş sahabinin hayatına mâl olan Uhud’a… Allah Resulü (a.s.m), çok sevdiği amcasını kaybediyor. Ama ümmetine bir ders veriyor. Kur’anî bir kavram olan ‘istişare’nin hakkını vermek suretiyle bir şey anlatıyor. (Günümüz ‘demokrat’larının kulakları çınlasın!)

Peki bugün ‘istişare’ adı altında kendi fikirlerini dikte eden bazıları hangi geleneğin devamıdırlar? Adına ‘müşavere’ denildiği halde tek sesin çıktığı, aykırı kanaatleri dillendirmeye teşebbüs edenlerin susturulup muaheze edildiği ya da dikkate alınmadığı bir oturum Nebevî istişarenin ruhuna ne derece uygundur?

Bir başka kaymaya mâruz kelime ise ‘itaat’tir. Maalesef içimizden birileri itaatin ‘körü körüne’ olanını sevmektedir. Kimi örnek aldığı, mantığını hangi İslâmî referansa atıfla izah ettiği bilinmez ama bir ‘kayıtsız şartsız teslimiyet’ sevdalısıdır. Âdeta itaati dayatır. Kendisine itaat edilmesi gerektiğini açıktan veya îma ederek dile getirirken talebine dinî meşrûiyet yüklemekten de içtinab etmez. Çevresinde her dediğini yapan pasif tipler bulundurmaya itina eder. Bu evsafta olmayanları ise boyunduruğu altına almaya çalışır; olmuyorsa, ‘uyumsuzluk’ gibi her yana çekilebilecek, boşlukta ithamlarla muhatabını ekarte eder. İdarecilerinin yanlışlarına da itaat etmeyeceklerini, “seni eğri kılıçlarımızla düzeltiriz” diyerek belgeleyen sahabenin tutumundan bîhaberdir.

İşin ironik tarafı, sonra kalkar ilmî kifayetsizlikten, insanların okumadığından, düşünmediğinden yakınır.

Bir de ‘dava’ adına yardan serden geçme jargonu vardır ki; yanlış anlaşılmaya çok açıktır. Bu hususta dengeyi korumak gerçekten zordur ve tahkikî bakışa vâbestedir. Kur’an, müntesiplerinden sadece Allah’ın hukukunu gözetmelerini beklemez. Elbette Hakk’ın hatırı âlîdir ve tüm hatırların üzerindedir. Ancak riâyet edilmesi gereken başka haklar da vardır. Allah’ın rızasına muhalif olmadığı sürece mü’min, her hakkı hak sahibine teslimle mükelleftir.

Birileri kalkar, hem de din adına, aile fertlerinin haklarını, ana baba hakkını, nefsin hakkını ilga etmeye çalışırsa önü alınamayacak aşırılıklar zuhur eder. Dine hizmet ederken illâ bir şeyler feda edilecekse, bu tek çıkar yolsa, elbette edilir; bu milletin tarihi fedakârlığın da tarihidir.Cihadın fazileti izahtan vârestedir. Ama denge mü’minin vazgeçilmez şiârı olmalıdır. Cihad uğruna kişinin kendisi ve yakın çevresi ile ilgili yükümlülüklerinin yok sayılması marazî bir durumdur.

Allah Resulü (a.s.m), sahabilerden, müşrik anne babalarının bile gönüllerini almalarını istemiş; onlara karşı hep mülâyemeti tavsiye buyurmamış mıdır? Abdullah b. Mesûd (r.a) kendisine “Ey Allah’ın Resulü Allah’ın en sevdiği amel hangisidir?” diye sorunca “vaktinde kılınan namaz” demiş; Hz. Abdullah “sonra?” deyince “anne babaya iyilik etmek” demiş; yine “sonra?” deyince de “Allah yolunda savaştır.” cevabını vermemiş midir?

Sadece bu kadar değildir. İşte bir başka misal daha: Abdullah b. Amr b. El-Âs (r.a.) şöyle naklediyor: Peygamberimize bir adam geldi ve “Ey Allah’ın Resûlü, mükâfatını Allah’tan dilemek üzere hicret ve savaş için emrinize girmek istiyorum” dedi. Efendimiz (a.s.m): “Anne babandan sağ olan var mı?” diye sordu. Adam: “Evet, hatta ikisi de sağdır.” dedi. Peygamberimiz: “Sen Allah’tan ecir mi istiyorsun?” diye sordu. Adam: “Evet, (hicret ve savaşla Allah’tan ecir istiyorum)” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz: “Öyle ise annene ve babana dön de onların gönüllerini al (umduğun mükâfat onlara hizmet etmektedir)” buyurdu.

Hâl böyleyken, anne ve babanın, diğer aile efradının hak ettiği ilgi onlardan esirgeniyor ve daha da kötüsü bunun bahanesi dine hizmet oluyorsa burada bâriz bir yanlış algılama yok mudur?

Kaldı ki Efendimiz (a.s.m), insanın nefsine zulmetmesine de rıza göstermemiş; gece ve gündüz tüm vakitlerini ibadetle geçirme niyeti ile yanına gelip durumlarını arz eden birkaç sahabiye aile hukukundan bahsettiği gibi onlara ‘nefsin hakları’nı da hatırlatmıştır.

Bu, denge halidir. ‘Ümmet-i vasat’ın en kâmil temsilcisi olan Nebi’nin bize miras bıraktığı denge… Gel gör ki bu denge halini hatırlatmanın ve muvazenesiz duruşları sorgulamanın adını birileri bugün ‘fitne çıkarmak’ koymuştur!

Anlam kaymaları ve istismarları bunlarla sınırlı değildir. Allah Resulü’nün cemaati ve ittifakı öven beyanları da öteden beri yanlış bazı yorumlara konu olmuştur. Mü’minleri bir binanın tuğlaları olarak tavsif eden Kur’anî hükme paralel olarak Efendimiz de ümmetinin vahdeti üzerinde durmuştur. Ama onun kafasında Müslümanları tek tipleştiren, farklılıkları yok eden, Allah’a ulaştıran yolları belli yönelişlere hasreden bir vahdet asla olmamıştır. O, ‘ümmetinin ihtilafında rahmet’ gören bir peygamberdir. Ashabının her ferdini aynı kalıba sokmaya çalışmamış; bilakis hepsini istidatlarına uygun alanlarda istihdam etmiştir. Hz. Ebubekir gibi cemâl, Hz. Ömer gibi celâl yörüngeli fıtratlar, ikliminde kendilerini O’na çok yakın hissedebilmişlerdir.

Devr-i Saadet’ten asrımıza uzandığımızda da, peygamber vârislerinde aynı hoşgörü ve tahammülü görebiliriz. Bediüzzaman’ın talebelerinden Şamlı Hafız Tevfik rivayete göre fötr şapka takan ve sigara kullanan biridir. Risale-i Nur’un neşri için canla başla çalışan bu fedakâr insana Üstad’ın yaklaşımı, onu Bediüzzaman yapan davranışlar arasında sayılsa sezâdır. “Tevfikim sen çık biraz hava al” türünden sözlerle onu rahatlatır ve insanın nasıl kazanılacağını, daha doğrusu nasıl harcanmayacağını bize ders verir.

Yine Hasan Avni isimli bir zât belli bir dönem Risale-i Nur’a hizmet eder; fakat daha sonra tarikat yoluna meyleder. Bu meyle paralel, Risale-i Nur’u hafife alan sözler sarf etmeye başladığı da söylenmektedir. Bediüzzaman, talebelerine bu zâta ta’n-u teşnide bulunmamalarını tembih eder ve Kastamonu Lahikası’nda şöyle söyler: “Hem, Hasan Avni ismindeki zat, madem evvelce Risale-i Nur’a girmiş ve yazısıyla da iştirak etmiş, o daire içindedir. Onun fikren bir yanlışı varsa da affediniz. Biz, değil onlar gibi ehl-i diyanet ve tarikata mensup Müslümanlar, şimdi bu acip zamanda, imanı bulunan ve hatta fırak-ı dâlleden bile olsa onlarla uğraşmamak ve Allah’ı tanıyan ve ahireti tasdik eden Hıristiyan bile olsa, onlarla medâr-ı nizâ noktaları medâr-ı münakaşa etmemeyi, hem bu acip zaman, hem mesleğimiz, hem kudsî hizmetimiz iktiza ediyor.”

Ayrıca Üstad’ın ‘cemaat’e yüklediği anlam da açıktır. Dine hizmette mütedahil dairelerden söz eden, Risale-i Nur dairesinin de bunlardan biri olduğunu belirten Bediüzzaman, bu dairenin içinde bile dost, talebe, kardeş gibi kategorilere temas eder. Toplumdan ve başka dinî yapılardan tecrid edilmemiş geçişli bir yapıyı nazara verir.

Hâl böyleyken ‘cemaat’ kavramını daralttıkça daraltan ve kurtuluşa götüren yolu inhisarına alan, ‘daire’nin dışına çıkanlara ‘ahiretini kaybeden adam’ nazarıyla bakan tiplerin varlığı, bahsi geçen mevzu ile ilgili yanlış değerlendirme yapıldığının işaretidir.

Nazar-ı dikkati celbetmesi gereken bir nokta da, ‘şefkat tokatları’ konusunda birbirinden farklı anlamaların mütedâvil olduğudur. Üstad, Risale-i Nur’a hizmeti mantıken kabullenmiş, düşünce planında sorun yaşamayan talebelerinin fütur getirdikleri noktalarda İlâhî ikaza muhatap olduklarını dile getirmiş; doğruyu gördüğü halde korku, tamah gibi dünyevî sâikler nedeniyle hizmete cephe alan insanların tokada müstahak olduğunu ifade etmiştir.

Ama ne yazık ki bazıları bu kavramı Demokles’in kılıcı gibi istimâl etmekte beis görmemektedir. Cadde-i Kübrâ’nın bir şeridinden diğerine geçenlerin, kafasındaki cevap bulamadığı ‘acaba’larından dolayı -bir ikna sorunu yaşayarak- hizmette biraz geri duranların bile, ‘tokat’ kapsamına dâhil edilişi mânidar değil midir?

Bakınız, Onuncu Lemâ’da şefkat tokatları bahsini ele alan Bediüzzaman ile Kastamonu Lahikası’nda Hasan Avni’ye yaklaşımı dile getirdiğimiz gibi olan Said Nursî farklı kişiler değildir. Üstad, belli sorunlar yaşayan her insana tokat yemeyi revâ görme kolaycılığından ve süpürücülüğünden berî bir insandır.

Onuncu Lemâ’daki üslûb nezâhatine ne demeli peki? Adı geçen herkesin müsaadesi alınıyor; kabul etmeyenler asla deşifre edilmiyor.

Ya bugün?! İnsanlar tokat yeme ile tehdit ediliyor; ‘dışarı’ çıkan herkes için aynı târife uygulanıyor ve insanların sonraki hayatlarında yaşayabileceği muhtemel travmalar hiç hesaba katılmıyor. Biri de buna itiraz edip ezber bozunca olmadık ithamlara mârûz kalıyor.

Devir, ‘köpeklerin salınıp taşların bağlandığı’ devirdir. Bize düşen, imanımızı ve doğrularımızı yeni bir tahkikle sorgulayıp tazelememizi salık veren şu ayete kulak vermektir: “Ey iman edenler; iman ediniz.”