Anlam Veremediğim İki Makale

MURAT TÜRKER                                                              09.04.2008

Son bir ay içerisinde okuduğum iki gazete makalesi bir hayli dikkatimi çekti.

Her iki yazı da, alanında yetkin isimler tarafından kaleme alınmıştı.

Amacım, herhangi bir müellifin yazısının herhangi bir bölümünü cımbızla çekip speküle etmek değil…

Ancak her dâim yakındığımız ve zihnî hayatımızın geleceği adına endişe duyduğumuz bir eğilimden izler taşıdığı için bu makalelerin önemli olduklarını düşünüyorum.

Hep söylüyoruz; zihni ‘modern tasallut’un etkisiyle oradan oraya savrulanlarımızın sayısı her geçen gün artıyor.

Hayatı ve hâdisatı, bize ‘belletilen’ kavramsal çerçevenin dışına çıkarak okuma melekemizi neredeyse tamamen kaybettik.

Muhterem Ebubekir Sifil’in ifadesiyle, modern değerleri nass gibi algılayan, onları değiştirmeyi/sorgulamayı asla aklına getirmeyen ve hatta muhatap olduğu her dinî meseleyi işbu modern değer yargılarına onaylattırmaya azmeden insanlar hâline geldik.

Selefin uğruna canhıraşâne mücadele verdiği, tahkimi için tehâlük gösterdiği onca ahkâmı bugün bizler, “Bu devirde de bu olur muymuş canım?” hoyratlığı ile karşılıyoruz.

Diyânet İşleri, çoktan halledilip tasnif edilmiş, hangisinin sahih hangisinin uydurma olduğu zaten çok uzun bir süre önce dinde hassas muhaddisler eliyle belirlenmiş hadisleri ‘ayıklamak’la meşgul…

Henüz çalışmanın kapsamını bilmiyoruz ama belki de ‘devrin insanına izahı yapılamaz’ gerekçesiyle Efendimiz’in (s.a.v) lâl-ü güher sözlerinden bazılarına ‘ilişilecek’.

Bir yanda ‘Kur’ân İslâm’ı’ terkibiyle yola çıkıp ‘peygambersiz’ bir din anlayışına demir atanlar…

Diğer tarafta ‘özür dileyici’ bir algıyla ahkâmı eğip bükerek kokmaz-bulaşmaz bir din tasavvuruna yelken açanlar…

Dostlar daha ne kadar görmezden geleceğiz?

Zihnimizde ve kalbimizde, hâkim değer yargılarıyla barışık kalmayı şiâr edinmiş bir müslüman yaşatıyoruz…

Evlatlarımız, akılları ermeye başladığında ‘itirazı olmayan’ bir din algısıyla tanışıyorlar…

Böyle giderse gelecek nesiller, çağa söyleyecek bir sözü olmayan, ‘direniş’ kelimesini lügatinden çıkarmış, ağaç dikmek, yolda kalmışa yardım etmekten öte sosyal iddiası/talebi olmayan bir din tasavvuruna gözlerini açacaklar.

Hadislere uydurma diyerek, âyetleri de tarihsel îlan ederek, dini bize ‘zorluk çıkarmayacak’ hâle getiriverdik…

Nebî (s.a.v) eliyle ikâme edilen hadlerden söz edildiğinde bunu ‘vahşet’ olarak algılamayacak kaç kişi kaldı acaba?

İşin garip tarafı, bu dezenformasyona teorik altyapı üretenlerin bizim içimizden çıkıyor olmaları…

Aşağıda yapacağım iki alıntıdan biri mürtedin hükmü ile ilgili sahih hadislere ‘rağmen’ kaleme alınmış; ikincisi de Kur’ân’da sarahaten belirtilen bir hükmü –kısas- paranteze alır tarzda kâğıda dökülmüş:

Zaman’dan Ahmet Kurucan, Hıristiyanlığı seçerek irtidat eden Mısır asıllı Mehdi(veya Magdi) Allam’ın –ki bizzat Papa tarafından vaftiz edildiği basına yansıdı- tavrını şöyle yorumluyor:

“Hiç tatbik etmediği İslâm’dan ayrılıp Hıristiyan olmasına ne diyeceğiz? Hıristiyanlığa geçiş töreninde Kardinal Giovanni’nin dediğinden öte bir şey dememiz mümkün değil. O diyor ki: ‘Din değiştirme şahsî bir iştir. Umarız bunu İslâm dünyası olumsuz yorumlamaz.’ Kur’ân başta, hadis ve bunlardan muktebes dinî ahkâm da bize bunu söylüyor; din, ferdî ve iradî tercihin rol oynadığı, zorlamanın, baskının yerinin olmadığı kabul veya reddin alanıdır. Dolayısıyla fiilî ve aktif olarak İslâm ve müslümanlara saldırı söz konusu olmadığı müddetçe din değiştirmeye biz de bu perspektiften bakıyoruz. Nitekim Mısır Müftüsü Ali Cuma’nın konuyla ilgili geçen seneki açıklaması gazetelerde yer aldı: ‘Din değiştiren müslümana dünyevî bir ceza uygulanmaz. Onun hesabı uhrevîdir.’ Gördüğünüz gibi burada da bir problem yok.” (03.04.2008)

Prof. Hayreddin Karaman da Yeni Şafak’taki 16.03.2008 tarihli ‘Kısas’ başlıklı yazısının bir yerinde şunları dile getiriyor:

“Bir toplumda eğitim başarılı olur, insanlar ağır cezalar söz konusu olmadan da adam öldürme suçunu işlemez hale gelirler, bu durum bilimsel verilere dayalı olarak tespit edilirse nâdir hale gelen öldürme suçu için farklı cezalar ve tedbirler düşünülebilir. İslâm, maktulün yakınlarına kısas talebinden vazgeçme ve diyet isteme hakkı vererek bu kapıyı açmıştır. Yine eğitimin etkisiyle toplumda, intikam duygu ve talebinin yerini ‘affın şerefli ve büyüklüğe yakışan davranış olduğu’ şuuru ve anlayışı alırsa veliler kısas yerine affı tercih edeceklerdir. Bilimsel olarak kısas dışındaki önlem ve yaptırımların adam öldürme suçunu önlediği veya çok nâdir hale getirdiği belirleninceye kadar ise kısas cezası seçeneksiz olma özelliğini koruyacaktır.”

Ahmet Kurucan’ın bahsini yaptığı mesele ile ilgili tevâtür düzeyindeki hadisleri [1] bilmiyor olma ihtimali var mı? Ayrıca kendilerini refere ettikleri Üstad Bediüzzaman’ın bu konudaki değerlendirmelerini [2] atlamış olabilir mi?

Bakınız Kurucan burada “Her ne kadar mürted ile ilgili katl hükmü sabit ise de, bunu öyle eline silah alan ve aklına esen herhangi bir ferdin yapamayacağı da bedihîdir; bu ancak kamu otoritesinin uhdesinde gündeme alınabilir bir mevzudur” demiyor.

Din değiştirmeyi ‘şahsî bir tercih’ olarak işaretleyip, meseleye teori plânında bile böyle yaklaştığını âşikâr kılıyor. Bu, bizce tashih edilmesi gereken bir yaklaşımdır; çünkü hakkında ihtilaf olmayan bir konuyu tartışılır bir sahaya çekmektedir.

Zihnî bulanıklığın bu kertesine başka ne denilebilir ki?

Sayın Karaman’ın yorumuna gelince…

Doğrusu ben “Bilimsel olarak kısas dışındaki önlem ve yaptırımların adam öldürme suçunu önlediği veya çok nâdir hale getirdiği belirleninceye kadar ise kısas cezası seçeneksiz olma özelliğini koruyacaktır” ifadesini anlamakta zorlandım.

Bu cümlenin mefhum-u muhalifi “Bilimsel olarak kısas dışındaki önlem ve yaptırımların adam öldürme suçunu önlediği veya çok nâdir hale getirdiği belirlenirse, bunlar kısasın yerine ikame edilebilir” hükmünü ihtiva eder ki, böyle bir değerlendirme kanaatimizce hem tehlikeli hem de endişe vericidir.

Tehlikelidir; çünkü bilimsel bir çalışmanın İlâhî bir buyruktan daha işlevsel olabilme ihtimalinden söz etmektedir…

Endişe vericidir; çünkü nassı [3] bu tür bir zeminde ele almanın, emsal teşkil etme anlamında öngörülemeyecek yansımaları olabilir.

Dilerim mezkûr kalemler yaklaşımlarını daha sahih bir zemine oturturlar.

NOT: “Demokrasi havâriliği” konusundaki üçüncü ve son yazımı bir değişiklik ve mâni olmazsa haftaya yayımlamayı düşünüyorum.

[1] Abdullah b. Mes’ud’un rivâyetine göre, Nebî Sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Allah`tan başka ibâdete lâyık İlâh bulunmadığına ve benim de Allah’ın muhakkak bir peygamberi olduğuma şehâdet eden müslüman kişinin kanı helâl olmaz (ve kısas olunmaz). Ancak (şu) üç (huy)dan birisiyle helâl olur: 1) Maktûlün hayatı mukabilinde katil, 2) Zinâ eden seyyib, 3) İslâm câmiâsını bırakıp dininden ayrılan mürted (kısas olunur).” Buhari, 8/38, Kitabu’d-Diyet, Müslim 3/1302 (1676)

[2] “Onun için, İslâmiyet nazarında harbî kâfirin hakk-ı hayatı var. Hariçte olsa, musalâha etse; dâhilde olsa, cizye verse İslâmiyet’çe hayatı mahfuzdur. Fakat mürtedin hakk-ı hayatı yoktur. Çünkü vicdanı tefessüh eder, hayat-ı içtimaiyeye bir zehir hükmüne geçer.” (Mektubat)

[3] “Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki (bu hükme uyarak) korunursunuz.” (Bakara Sûresi 179. âyet)