Ahlâka Evet! Cihâda Hayır!

MURAT TÜRKER                                                              27.08.2008

Zihnim nicedir bir teoriyi sahipleniyor:

“İslâm terör dinidir” yargısını hâkim kılmaya çalışan ve var güçleriyle Hak Din’in imajını karartmayı hedefleyen dış mihrakların amaçlarına ulaşıp ulaşamadıkları ile ilgili bir teori bu…

Sahiden, değişik türden provokatif eylemlerin yedeğinde, ölçüsüz ve ayarsız bir şiddet tasavvurunu İslâm’a ihale etmeyi şiar edinmiş meş’um mâkule, acaba tasarladığı etkiyi vücuda getirebildi mi?

İşte ben, onların hülyâlarında yaşattıkları ve idealize ettikleri neticeden nisbî olarak daha işlevsel bir sonuca ulaştıkları kanaatindeyim.

İslâm’a yamanmaya çalışılan ama normalde dinî argümanlarla te’lif edilemeyecek türden eylemleri fiiliyata döken kirli odakların harekete geçtiği günden bu tarafa, müslümanların kahir ekseriyeti, “Hayır İslâm terör dini değildir.” tarzındaki yaklaşımlarla, plânlanan bu uğursuz vetireyi tersine çevirmeye gayret ediyorlar.

Çoğu kez tamamen iyi niyetle ortaya konulan ve mütehayyirlerin zihninde oluşması muhtemel negatif bir İslâm anlayışını frenlemeye dönük samimi çabalar bunlar…

Fakat işbu çabaların, bir ifrata geçit vermeme adına kotarıldığı âşikâr ise de, olayların seyri içerisinde bir tefrite dâyelik yaptığı da bedîhidir.

İslâm adına ortaya konuluyormuş görüntüsü verilen kanlı eylemler karşısında dini müdafaa etme refleksiyle harekete geçenler, dinle şiddetin arasını ayırma niyetiyle yola çıkmış olsalar da, farkında olmadan, itirazsız, küfürle yaka paça olma azminden tecerrüd etmiş, güç kullanımına çok ârızî durumlar dışında neredeyse kategorik olarak karşı çıkan bir mü’min profilini terviç ve tahkim ettiler.

İslâm düşmanları, dinin imajını kirletmekten daha büyük bir netice elde etmiş oldular: Artık karşılarında, tesis ettikleri kirli ve kâfir düzenle mücadeleyi değil, uzlaşmayı önceleyen ve ‘sorun çıkarmayan’ bir müslüman profili duruyor!

Mezkûr süreçte, mü’minlerin cihad tasavvurlarına ilişilmiştir!

Temel iddia ve taleplerinden vazgeç(iril)miş, devrin egemenlerinin ‘huzurunu bozacak’ bir yaklaşımı olmayan ‘kokmaz bulaşmaz’ bir müslüman algısı vücuda getirilmiştir.

Uhud ve Hendek dışında müdafaa harbi yapmamış, özellikle hayatının Medine bölümü hep cihadla taçlanmış bir peygamberin ümmeti içinden, O’nu (s.a.v) ve mesajını ‘sevimli’ gösterme adına, bütün muharebelerinin savunma amaçlı olduğunu söyleyecek kadar hakikati incitmekten çekinmeyenlerin çıkabiliyor olması acaba neyin alâmetidir?

Bugün aramızda, “İslâm’ın ahlâk ve faziletine evet ama cihadına hayır!” diyen kardeşlerimizin dolaşıyor olması yıkıcı bir deformasyonun alârm vermekte olduğunu âşikâr kılmakta değil midir?

Allah Resulü (s.a.v) ve güzîde ashabının, gayr-ı müslimlerle ilgili tasarruflarını bize haber veren kaynaklar üçlü bir tasniften bahis açıyorlar. Buna göre bu tür bir topluluğa önce İslâm’a girmesi teklif ediliyordu; reddederlerse iki seçenekleri kalıyordu: Ya cizye verip müslüman idâresi altında idâme-i hayat etmeyi kabul edecekler ya da müslümanlarla savaşmak zorunda kalacaklardı.

İslâm’ı seçenler de, cizye vererek tebaa olmayı kabul edenler de, vahyin ışığında şekillenmiş o muazzam adalet anlayışının hâkim olduğu bir düzende güven içinde yaşıyorlardı.

Ama hiçbir gayr-ı müslim topluluğa bîgâne kalınmıyordu.

Buhârî’nin Sahih’inde aktarılan bir rivâyette Efendimiz (s.a.v) bu durumu şöyle nazara veriyordu: “Ben, insanların ‘Lâ ilahe illallah, Muhammedun Resûlullah’ demelerine, namazı kılmalarına ve zekâtı vermelerine kadar onlarla savaşmakla emrolundum.Şayet bunları yaparlarsa canlarını ve mallarını kurtarmış olurlar.”

***

Evet, savaşta bile bir ahlâk vâz eden yegâne din İslâm’dır.

Evet bu dinin özünde müsamaha ve mülâyemet vardır.

Evet, seleflerimiz öteden beri düşmanın bile takdir ettiği bir civanmertliğin temsilcisi olagelmişleridir.

Ama bizler vefatının hemen öncesinde bile cihad vurgusu yapan, “Üsâme’nin ordusu cihâda çıksın” diye vasiyette bulunan bir Peygamber’in (s.a.v) ümmeti değil miyiz?

İslâm’ın barışa, sevgiye yaptığı atıfların –hele ki bu devirde- dillendirilmesine sözümüz yok ama hakikatin bir yanını söyleyip bir yanını ketmetmenin bize nereden ârız olduğunu da sorgulamayacak mıyız?

‘Kalemle cihadı’ yücelttiği halde, ‘kılıçla cihadı’ yok sayan savrulmanın mümessillerini nerede aramalıyız?

Nebevî ihtarın rağmına, gayr-ı müslimlerle ayrışmayı değil kaynaşmayı merkeze alan din algısı ne zamandan beri içimizde taraftar buluyor?

Böyle dejenere bir din telakkisinin, İslâm mevzubahis olduğunda kinle oturup öfkeyle kalkan kem talihlilerin kafalarındaki modelle çakıştığını ne zaman fark edeceğiz?

Bu devrin yükselen değerleriyle zorlayarak uzlaştırmaya çalıştığımız sürece, gelecek nesillere bize emanet edildiği şekliyle sahih bir din tasavvuru miras bırakamayacağımızı anlamamakta ne için ısrar ediyoruz?

Hak ile bâtılın ‘ortada’ buluşamayacağını, modern algıyla uzlaşan bir İslâm yorumu olamayacağını ıskalamaya devam edecek miyiz?

***

Yazıyı iki alıntıyla bitirelim. Bu iki alıntı, bahsini yaptığımız zihnî kargaşadan yanı başımızda da nasiplenenler olduğunu kayda geçirmiş oluyor.

Evvela, Dr. Ergün Çapan’ın editörlüğünde hazırlanmış “İslâm’a göre terör ve intihar saldırıları” başlıklı kitapta yer alan Prof. İbrahim Canan’ın şu ifadeleri:

“İslâm’ın sulhe ne kadar önem verdiğini anlamak için Hz. Peygamber’in yaptığı savaşların mahiyetini bilmemiz gerekir. Yakinen incelenince görülür ki, bu savaşlar, esas itibariyle müdafaaya yöneliktir.” (sf. 31)

Türlü tekellüflerle ‘tarihe işkence etmeden’ böyle bir yoruma ulaşılamayacağını Prof. Canan bilmiyor olabilir mi?

Aynı makalede geçen şu bölüm de önemli:

“Kur’an’daki fetih kavramını anlamak için, onun bu kavramı Hudeybiye sulhü için kullandığını belirtmek yeterlidir.” (sf. 33)

Hudeybiye’nin bir ‘fetih’ olduğu, Mekke’nin fethine zemin hazırlayan bir fetih olduğu izahtan vârestedir ama fetih gibi şümullü bir kavramı, kılıçla yapılan onca fethi yok gösterme pahasına sadece bu olaya indirgemek, ne ölçüde hakikate muvâfık bir yaklaşımdır?

Kavramları bu tür bir yorumla içeriksizleştirmek, günümüzdeki yozlaşmayı kaleme alacak geleceğin sosyologlarının müracaat edeceği en öncelikli argümanlardan biri olacak gibi görünüyor.

İkinci alıntı ise, İran’da son zamanda artan recm olaylarını konu edinen “İran rejimi ve ‘recm’ şerhi…” başlıklı bir yazı (21.08.2008) kaleme alan Zaman Gazetesi yazarı Nihal B. Karaca’dan:

Karaca, dört şahit aramadan palas pandıras infaz edilen recm cezasını eleştirdiği yazısında mevcut durumu açıklama sadedinde, İran Medeniyeti/rejimi ile ilgili şu tesbite (!) yer veriyor:

“Felsefede, sanatta bu kadar mesafe kaydeden bir rejimin fıkıhta nasıl bu kadar geri kaldığı konusunun en akla yakın gelen açıklaması, fıkıh ilminin kaynağının çoğunlukla hadisler olması.”

Bu değerlendirme, modern müslüman zihninin hadislere bakışını veciz bir şekilde ifade etmesi yönüyle önemlidir.

Bazı ahkâmı, bilhassa hadisleri ‘ayak bağı’ gördüğü için zan altında bırakmayı itiyad edinmiş bu ‘nevzuhur sapma’ ile mücadele elzemdir.

Bunu da başka bir yazıda ele alarak, bu bağlamda sahabenin Sünnet’e bakışı ile bizim yaklaşım tarzımız arasındaki ‘derin’ farkları irdeleyelim.
$Not defterimden

“Eski toplumumuz gece hayatını bilmezdi; hava karardıktan sonra bütün sokaklarda el ayak çekilir, şehri derin bir sessizlik kuşatırdı. Bekçilerin değnek yahut düdük sesleri, köpek havlamaları, yer yer telaşlı ayak sesleri, o kadar. Bu hayat tarzı Ramazan hilâli görülür görülmez tersine döner, halk geceleri sokaklara dökülürdü… Eski Ramazanların hasretle hatırlanmasında, padişahı dilencisi, zengini fakiri, yaşlısı genciyle, topluca yaşanan özel günler olarak hayatın ritminde meydana getirdiği olağanüstü değişikliğin büyük payı vardır. Modernlik adına hayatımıza o kadar acımasızca müdahale edilmeseydi, belki hâlâ bu değişiklik duygusunu bütün güzelliğiyle yaşıyor olacaktık; Ramazanlar belki hâlâ eskisi gibi toplumun çok büyük bir kesimini sarıp sarmalayacaktı.” (Şehir Fotoğrafları-Beşir Ayvazoğlu)